‘Koleksiyonculuk’ kategorisi için Arşiv

Osmanlı polis kıyafetleri koleksiyonu

Salı, 20 Ocak 2009

Polis Teşkilatının Kuruluşu

Dünyadaki gelişmelere paralel olarak Osmanlı ımparatorluğunda meydana gelen değişimler, suç ve suçluluk anlayışındaki değişimler zabıta teşkilatının değişime uğramasına sebep oldu. Gelişen ve taktik değiştiren suç olgusuna karşı daha iyi mücadele edebilmek gayesiyle 10 Nisan 1845 tarihinde yayınlanan ve elçilik görevlilerine gönderilen 17 maddelik “Polis Nizamnamesi” ile ilk defa “polis” adıyla dünya devletlerindeki benzeri polis teşkilatı kuruldu. Teftiş Memurluğu adıyla kurulan bu birim Tophane Müşirliğine bağlandı. Polis Nizamnamesinin yayımını ve polis adı verilen zabıta örgütünün kuruluşunu izleyerek, zabıta hizmetlerindeki karışık yönetimi önleme ve birleştirme amacı ile 1846 yılında “Zabtiye Müşirliği” kuruldu.

SocialTwist Tell-a-Friend

Burak Başman’ın oyuncak araba koleksiyonu

Pazar, 18 Ocak 2009

Bugün Burak bizi kırmadı ve bütün oyuncaklarını toplayıp getirdi.Bizde hepsinin resmini tek tek çektik.Şuan koleksiyonunda 70 arabası var..Burak araba sayısını ilk fırsatta 100′ e çıkarmayı planlıyor..Artık yenilerinide çeker ekleriz inş :)

Photobucket

Photobucket

Photobucket

SocialTwist Tell-a-Friend

Koleksiyonculuk

Perşembe, 15 Ocak 2009

Koleksiyonculuk

1- Koleksiyonculuk nedir ve nasıl yapılır ?
Koleksiyonculuk, toplanabilen ya da biriktirilebilen nesnelerin toplanması,biriktirilmesi,sakl anması, gerekli ise temizlenmesi ile ilgili bir hobidir.
Hobi,insanların boş zamanlarını yararlı bir şekilde değerlendirebilecekleri çeşitli konulara ve işlere denir.İnsanların hergünkü işlerinin dışında,ondan tamamen ayrı bir konudaki uğraşlarıdır.Örnek: Koleksiyonculuk, briç, satranç, golf, bir spor ya da bilim dalındaki çalışma olabilir.
Koleksiyon önce,ilgi duyulan konusuna göre görülür ve öğrenilir.Daha sonra koleksiyonun ilk parçaları toplanır.Önceleri sadece her gördüğünü alıp biriktirme şeklinde gelişir. Belli bir miktara ulaşınca, daha zengin koleksiyonlara öykünülerek uygun şekilde dizilir ve saklanır.
İlk baştan itibaren koleksiyona yatırım yapmak gerekir.Koleksiyoncunun materyalini saklayabilmesi için defter alması gerekir,ilgili kitap ya da katalog alması gerekir, maşa,büyüteç,delgi vs.gerekir. Bunlar zaman içinde bilgi arttıkça, koleksiyon zenginleştikçe yani gereksinim oldukça alınır.
2- Koleksiyon çeşitleri nelerdir ?
Koleksiyon denince ilk akla gelen Pul Koleksiyonudur. En kolay bulunabilecek ve ucuz koleksiyon materyali puldur. Türk ve yabancı pullar olarak çeşitleri vardır.Ayrıca her biri kendi içinde: anma, özel gün, tematik, resmi, blok pul, damgalı, damgasız vs gibi ayrıntılı pul koleksiyonculuğu vardır.
Bundan sonra Para Koleksiyonculuğu gelir.Bu da pullar gibi Türk ve yabancı olarak ikiye ayrılır.Her biri yine kendi içinde ****l ve Kağıt Para olarak ikiye ayrılır. ****l Paraların da; tedavül (kullanım), hatıra, FAO, Mint Set, Proof Set, Erörlü para olarak ayrıca bölümleri vardır.Yine para koleksiyonculuğunun çeşidi olan Jeton Koleksiyonu vardır.Bu da Türk ve yabancı olarak ikiye ayrılır.Yine Madalya ve Madalyon Koleksiyonculuğu da para koleksiyonculuğu içindedir.
Daha az bilinen ve görülebilen Koleksiyonlar : Kartpostal, Hisse Senedi-Tahvil, Yağlıboya Resim, Kitap, Müzik Kaset-Diski, Dergi-gazete, Antika Eşya, Otomobil, Sanayi Müzesi de aslında koleksiyoncu bir ailenin ferdi olan sayın Rahmi Koç’un koleksiyonudur.
3- Koleksiyonculuk zor ve pahalı bir uğraş mıdır ?
Zor bir iş değildir. Çünkü insanlar bu uğraşı zor ile değil, zevk alarak yaparlar.Bunun ilk basamağı böyle bir uğraşının varlığından haberdar olmaktır. Her konuda olduğu gibi bu da okulda öğrenilir. Koleksiyonculuğa özendirmek için bazı okullarda eğitsel kol olarak da vardır. Bu yolla insanlar bir hobiye yönlendirilir. Yurdumuzda her çocuk ilköğretim sırasında pul koleksiyonculuğuna yönlendirilir. Nedeni de çok kolay bulunabilmesi idi. Şimdi daha seyrekleşti, ama postahanenin Filateli Servisi (Pul koleksiyonculuğu) halen güzel pullar basmaktadır. En yakın postaneden, filateli servisine bakan bölümden bu pullar temin edilebilir. Koleksiyonculuğun sonu yoktur. Hiçbir zaman tamamen bitemez.Çünkü insanların ömrü ve parası yetmez. Bunların hepsi varsa bile, çok nadir parçaları bulamaz.
Koleksiyonculuk ; sabır, süreklilik, koruma ve bilgi-tecrübe ister. Sabır ister çünkü, hemen her parçayı alamazsınız. Cebinizdeki paraya göre davranmak zorundasınız. Bugün paranız azdır alamazsınız, yarın paranız olunca alırsınız. Bazen paranız da olsa almazsınız çünkü değerinden çok fazla fiyat istenmiştir. Bazen de parça nadirdir ve düşündüğünüz değerin biraz üstünde istenmiştir.İşte o zaman bunu almak gerekir çünkü fırsat kaçtıktan sonra o paranın fazlasını da önerseniz, o parça yoktur bulunamaz. Tecrübelerime göre söylüyorum, bir fırsat kaçınca tekrar o parçayı 10-15 yıl sonra görebiliyorsunuz. Süreklilik ister çünkü, birçok parçayı hiç ummadığınız zaman, yer ve kişilerden bulabilirsiniz. Elinize geçen her fırsatı olanakları içinde değerlendirmelisiniz. Her zarfın üzerine bakın mümkünse pulların ½ ila 1 cm çevresinden zarfı keserek pulları alın ve bir yerde saklayın. Kütüphane ya da çalışma masasında bir kutu içi olabilir.Daha sonra bir fırsatı olunca onları çıkarıp pul defterine koyarsınız.Para için, elinize geçen her parayı ****l paralarda yazı ve tura ; kağıt paralarda ön ve arka yüzlerini hemen şöyle baktıktan sonra cebinize koyun. Bu kadar kısa sürede bile, hiç bilginiz olmasa da bazı farklar görülebilir. Bu parayı ayırıp (pullar gibi) daha sonra ayrıntılı incelemek ya da bir bilene danışmak yerinde olur.
Koruma ise ilk günden itibaren bütün koleksiyonu belli bir yerde toplamak, kapaklı bir kutuda saklamak ve kaybolmamasını sağlamaktır. Çevremde pek çok insan bana bir zamanlar koleksiyonunun olduğunu ama şimdi nerede olduğunu bilmediğini söylemiştir.
4- Koleksiyon eğlenceli bir iş midir ?
Eğlenceli bir iştir çünkü, çok renklidirler, çok çeşitlidirler. Bir simetri – aynılık ve asimetri ayrılık gösterirler. Örneğin : Hepsi puldur, ama değişik devletlerin pullarıdır. Bir devletin puludurlar ama boyutları değişiktir. Aynı boyuttadırlar ama değişik serilerin pullarıdır.
Çeşitli pul ve paralarda ve diğer materyalde ; yazı,arma,resim ,bayrak,bitki,çiçek, devlet büyüğü,kurucusu,anılan gün-kişi-olayla ilgili yazı ve resimler görülür.Bunların çeşitliliği karşısında insan kendisini zaman ve mekandan soyutlayabilir. Yani zamanın nasıl geçtiğini bilmez. Pullarda seriyi, paralarda seti tamamlamak için çalışır. Haftalar ya da yıllar sonra tamamlandığında insan kendi kendine sevinir. Zaman zaman ilk başta ulaşılamayacak gibi gelen bir olayı başardığına hayret bile eder. Bu ise koleksiyona zevkle devam ettirir.
5- Koleksiyonculuk hayatta insana ne kazandırır ?
Koleksiyonculuğun insana kazandırdığı şeylerin başında disiplin gelir. Koleksiyoncu olan bir kişi koleksiyonunu düzenleyip,koruma,temizleme,ta snifleme işlemlerini öğrenmiştir. Bu yüzden yaşamındaki diğer işlerde de aynı şeyleri doğal olarak yapar. Bunu yaparken kendisi de farkında olmaz.
Bir başka konu, ilgilendiği konunun derinliğine iner. Örneğin ****l para ile uğraşıyor ise ****llerin renklerini, nasıl temizleneceklerini, sesini, nasıl okside olduğunu, alaşımların dayanıklılığını vb. öğrenir.Yeri geldiğinde bu bilgileri uygular ya da çevresine öneride bulunabilir.
Başka bir yönü bilgi edinmesidir. Zaten insanlar sürekli bilgi edinme uğraşı içindedirler. Koleksiyonculuk bu işi kategorize eder. Yani yön verir. Para ya da pulların üzerindeki çeşitli verileri değerlendirebilmek için bilgili olmak gerekir. Ne gibi ? paranın üzerindeki bir devlet ismini bilmek zorundasınız ki, o devletin paralarının yanına yerleştirin. Pulun üzerindeki kişinin kim olduğunu merak edersiniz, ansiklopediden bakınca o kişinin o devletin kurucusu olduğunu öğrenirsiniz. Bir paranın üzerinde arma vardır, bayrağı vardır. Siz bunu koleksiyonculuktan dolayı bilirsiniz. Boğazdan geçen bir geminin arka direğindeki bayrağı görünce hangi devlete ait olduğunu hemen anlarsınız. Çevrenizde birçok kişi bunu bilemez. Bunun örnekleri çoğaltılabilir.
Bir başka konu insanlarla iletişim konusu olmasıdır. Koleksiyonculuk sayesinde Türk ya da yabancı birçok kişi ile iletişim kurulabilir. Dünyada herkesin bu konuyla ilgilenme yapısı vardır. Yani insanlar yaratılışlarında koleksiyonun gerektirdiği özelliklere çok değişik oranlarda da olsa sahiptirler. Ayrıca sizin genel bilgileriniz ile de iletişim derinleşir.
İnsanların boş zamanlarını, toplum ile uyumlu bir yönde değerlendirdiği için, koleksiyonculuk beyin ve beden deşarjını en iyi şekilde yapar. Bunun başka çeşitleri de spor ve müzik ile uğraşmaktır. Ama spor ve müzikte ara vermek kondisyonu düşürür. Koleksiyonculukta ise kaldığı yerden devam eder. Yaşı yoktur, sınırı vardır. Her yaşta yapılabilir, cebimizle ve parçanın nadirliği ile sınırlıdır. Ayrıca hem koleksiyon yapıp hem de müzik ya da spor ile uğraşılabilir.

SocialTwist Tell-a-Friend

Eski Türk Kahvehanesi

Çarşamba, 14 Ocak 2009

Kahvehane kültürü Türk insanın günlük yaşamında önemli yer tutar. Her ne kadar günümüzde bu tür mekanlar işsizlerin ve emeklilerin uğrak yeri olarak görülse de eskiden kahvehanelerde beyin fırtınaları yapılırdı.

c8642af9 300x196, Eski Türk Kahvehanesi

O dönemlerde bu tür yerler zaman öldürmek için değil karşılıklı fikir alışverişi ve kitap okumak için açılmış yerlerdi. Memleketin ileri gelenleri, makam ve mevki sahipleri kahvehaneden çıkmazdı. Şimdi ise hükümetler devrilip hükümetler kuruluyor. Bir başka ülkeye savaş açılıyor, barış anlaşmaları imzalanıyor. Eğitim, güvenlik politikaları belirleniyor. Netice alınamayacağı bilindiği halde futbol, din, sanat, spor, siyaset, ekonomi üzerine ateşli konuşmalar yapılıyor.

Eskiden kahvehaneler bir mektep olarak görülürdü. Oralar adeta bir eğitim kurumu gibiydi. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Tahtakale’de açılan kahvehaneler günümüzdeki gibi başıboşların ve işsizlerin vakit öldürmek için uğradığı mekanlar değil. Toplumun ileri gelenlerinin gidip beyin fırtınası yaptığı yerlerdi. Hatta kahvehanelere mektebi irfan veya halk kütüphanesi ismi de verilirdi. “Hayat Fakültesi” ismini bile veren vardı. Sait Faik, “Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım. Bu dekansız, doçentsiz, bütçesiz, fakültesiz, tamamen muhtar üniversitelerin tavla şıkırtıları arasında ?gören bir göz?, ?işiten bir kulak? bir memleketin nabzını tutabilir” sözleriyle kahvehaneleri birer eğitim kurumu olarak gördüğünü çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hikayecimiz Sait Faik şöyle anlatır zamanının kahvehanelerini: “Severim kıraathaneleri. Bir ihtiyar gözlüğünü takmıştır. Ötekisi elinden bir türlü gazeteyi bırakmayana içerlemektedir. İki yaşlı-başlı adam, çocuklar gibi olmuş, domino oynamaktadır. Üç kişi hiç aklınıza bile gelmeyen bir siyasal düşüncededir. Bir küçücük, sizin dikkatinizi bile çekmeyen bir haberden neler de neler çıkarılır Yarabbi ! Sonra birdenbire hiç ummadığınız birinin karaborsayı nasıl ortadan kaldıracağını anlatışına dalarsınız. Düşünceleri önce size gülünç gelir. Sonra: Hani hiç de yanlış değil, dersiniz. Soğuk, temiz, beyaz mermerli, ince belli çay bardaklı, mavi, sarı, turuncu fincanlı, köylü zayıf garsonlu, sarı yüzlü ocakçılı İstanbul kıraathaneleri ! İstanbul’u, İstanbul halkını, derdini, beğenisini, bilgisini, becerikliliğini sinemalardan, yılışık, ciddi tiyatrolardan, dahası, evlerden daha çok siz temsil ediyorsunuz. Siz birer tembel yatağı değil, birer bağımsız üniversitesiniz. Üniversiteden daha bağımsızsınız.”

Günümüzde kahvehaneler tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi hem görsel hem işlevsel olarak şekil değiştirmiş durumda. Artık işsizlerin, boş yere vakit harcayanların, emeklilerin, eşinden kurtulmak isteyen erkeklerin sığınma evleri haline geldi. Kahvehaneler değişik amaçla kullanılır durumda. Kimisi fanatiği olduğu takımı desteklemek için gider. Aynı zamanda en büyük teknik direktörler onlardır. Takımına taktik verir. Kafası karışık olanlar psikolojik tedavi görmek için gider iki sohbet eder rahatlar.

Şairin ?Gönül ne kahve ister ne kahvehane, Gönül muhabbet ister kahve bahane’ dediği gibi kimisi de sohbet muhabbet etmek için kahvehaneye gider. Kimisi oyun oynamak için kimisi ise ?beleş’ gazete okumak için kahvehaneleri mekan seçer. Her ne kadar garazlar farklı olsa da bazen ?h’ yutup ?kave’ dediğimiz yerlerin kültürümüzde çok önemli bir yeri vardır.

Eskiden kahvehanelerde birçok meslek icra edilirdi ve kahvehaneciler birer meslek erbabıydı. Kahvehaneciler hem berber, hem dişçi hem de birer cerrah gibi çalışırlardı. 1800′lü yıllardan itibaren basın yayının da gelişmesiyle kahvehanelere gazete de girmeye başladı. Okuma yazması olan birisi kahveci tarafından alınan kitapları yüksek sesle okurdu. Kitabı okuyan kişiden içtiklerinin parası da alınmazdı.

Kesin olmamakla birlikte eldeki bilgilere göre kahve ilk olarak Yemen’de kullanılmaya başlamış. Dini ortamlarda geceleri geç saatlere kadar süren zikir ayinleri esnasında uyarıcı olarak kullanılmış. Özellikle ilk açılan kahvehanenin çok ilgi görmesi üzerine diğer yerlerde açılan kahvehaneler, bu büyük zincirin halkalarını oluşturmaya başlamış.

Bu arada sözünü ettiğimiz kahvelerle şimdilerin “cafe”lerini karıştırmamak gerekiyor. Onların adı da kahveden geliyor ama onların farklı bir kültürün uzantıları olduğunu söyleyebiliriz.

Rivayetlere göre kahvenin Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra Müslüman tüccarlar tarafından 1500′lü yıllarda İstanbul’a getirildiği ancak fazla rağbet görmediği söylenir. İstanbul’da ilk kahvehane 1500′lü yıllarda Tahtakale semtinde, Halepli Hakem ve Şamlı Şems adında iki Arap kökenli tüccar tarafından açılır. O tarihlerde Tahtakale, şehrin önemli ticaret merkezlerinden birisi olarak bilinmektedir.

Tahtakale’dekilerin peşi sıra da şehrin bir çok yerinde ardı ardına pek çok kahve açılır. İnsanlar akın akın buralara gelmeye başlarlar. Ne var ki, halkın kahveye ve kahvehanelere gösterdiği bu aşırı ilgi imamları, hocaları çok rahatsız eder. Hatta zamanın Şeyhülislamı Ebussuut Efendi, ?Kömürleşme derecesinde kavrulan her şeyin yasak’ olduğu şeklinde bir fetva bile verir. Çünkü, bir mahalleye “bir ekmekçi fırınına mukabil, on kahvehane” isabet etmesinden de anlaşılacağı gibi durum o kadar vahimdir ki, iş İstanbul’a kahve getiren gemilerin dipleri delinerek batırılmasına kadar bile gider. Ama, tabii yasaklarla bir yere varılmıyor. Tüm bunlara karşılık kahvehanelerin sayısı her geçen gün artar da artar.

Kahve, asıl Yemen Valisi Özdemir Paşa sayesinde ünlenir. Paşa, Yemen’de içip lezzetini çok beğendiği kahveyi Kanuni Sultan Süleyman’a da ikram eder. Padişah da saraydakiler de pek hoşlanırlar bu ilk defa tattıkları içecekten. Böylece saraya giren ve çok beğenilen kahve kısa zamanda saraydan halka da yayılır. Kahire’den gemilerle çuval çuval kahve İstanbul’a getirilmeye başlanır.

Saraya giren kahve, saray ahalisi tarafından beğenilir ve ?kahvecibaşı’ makamı kurulur sarayda. Kahvecibaşılık deyip geçmeyin, o makam o kadar önemli ki, o makama sır tutmasını bilen kişiler seçilirmiş. Hatta makamın değerinin yüksek olduğunu göstermek için kahvecibaşılıktan sadrazamlığa yükselen bile olurmuş.

Önce şairlerin, yazarların ve zamanın entelektüellerinin buluştukları, memleket meselelerini konuştukları tartıştıkları yerler olan kahvehaneler, dönem dönem yasaklansa da giderek sosyal hayatın ayrılmaz bir parçası olarak toplumdaki yerlerini alırlar. Mahalle kahveleri, esnaf kahveleri, yeniçeri kahveleri, tulumbacı kahveleri, aşık kahveleri, semavi kahveleri, meddah kahveleri, esrarkeş kahveleri gibi çeşitli adlarda kahvehaneler açılır.

Tarih boyunca bizde bir kıraathane-kahvehane kültürü gelişir. Oralarda sadece kahve içilmeyip sohbetler edilir, dertleşilir, tartışılır, şiirler söylenir, çalgı çalınır, kitap okunur, tavla, kağıt, domino oynanır, nargile içilir.

Günümüzde, her mahallede, her sokakta birer tane hatta birden fazla kahvehane var. Bin 500 kütüphanenin bulunduğu ülkemizde kesin olmamakla birlikte yaklaşık 450 bin tane kahvehane var.

SocialTwist Tell-a-Friend

Rasathane’deki el yazmaları

Çarşamba, 14 Ocak 2009

Kandilli Rasathanesi arşivlerindeki el yazmaları koleksiyonu, İslâm dünyasının astronomi, matematik ve coğrafya

SocialTwist Tell-a-Friend