‘Atatürk’ kategorisi için Arşiv

Atatürk ve Müze

Cuma, 27 Mart 2009

Atatürk ve Müze

ATATÜRK VE MÜZE
“Tabiatın esrar dolu sinesine her gün daha çok girmekte olan insan zekası, realiteye kavuşmak için çalışanları tatmin edecek ve insanlık tarihini aydınlatacak ilimler bulmuş ve tespit etmiştir. İşte Arkeoloji ve Antropoloji, o ilimlerin başında gelir. Tarih, bu son ilimlerin bulduğu belgelere dayandıkça temelli olur. Onun içindir ki, bizim tarih belgelerimizin her parçası klasik sayılan kültür eserlerinin de aynasıdır.”
Mustafa Kemal ATATÜRK
Müzeler, bir ulusun kimliği olma misyonunu taşımasının yanı sıra aynı zamanda uygarlıkları bize bırakan insanların zevklerinin, sevdalarının, düşüncelerinin, inançlarının, davranışlarının, yaşam tarzlarının korunduğu ve bu mirasın geleceğe taşındığı mekanlardır. Geleceği görebilmek için geçmişi bilmek, bir başka deyişle yarınları sadece bugünün değil, geçmişin üzerine de inşa etmek gerekir ki, bu da tarihi yaşatan ve unutturmayan müzelerle sağlanabilir.

Müzelerdeki eserler, bir taraftan geçmişi günümüze taşırken, diğer taraftan da tarihi belgeler üzerinde kalem oynatmayı imkansızlaştıran en ekili araçtır. Öyle ki; müzeler tarihin arşivi, tarihin laboratuarı, tarihin kütüphanesidir. Ülkeler için tarihin önemini, 1998 yılı Uluslararası Atatürk Barış Ödülü’nün sahibi ünlü tarihçi Prof. Bernard Lewis “geleceği görebilmek için tarihi bilmek çok önemli. Birey için hafıza ne ise, bir ulus içinde tarih odur. Tarihini çarpıtan bir toplum nörotik bir kişi, tarihini bilmeyen toplum ise hafızasını kaybetmiş bir insan gibidir” şeklinde değerlendirmiştir.
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de koleksiyonculukla başlayan müzeciliğin ilk izlerine 13. yüzyılda Selçuklular Dönemi’nde rastlıyoruz. Eski Konya’nın bulunduğu höyüğü çevreleyen ve günümüze hiçbir izi kalmayan sur duvarlarının etrafına ellerine geçen her döneme ait kabartmalı eserleri bir nizam çerçevesinde dizmişlerdir. Dulkadiroğulları Beyliği (1339-1522) Dönemi’nde Kahramanmaraş Kalesi etrafında Geç Hitit eserlerinin biriktirildiği bilinmektedir. Osmanlı Dönemi’nde ise, Saraylarda bulunan hazine dairelerinde ata yadigarı kıymetli eserler, hediyeler ve savaşlarda elde edilen ganimetler korunmaktaydı.

19. yüzyıla gelindiğinde Türk müzeciliğinin temelleri atılmaya başlanmış, 1846 yılında Tophane-i Amire Müşiri Fethi Ahmet Paşa tarafından İstanbul’da Aya İrini Kilisesi’nde ilk müze kurulmuştur. Sadrazam Ali Paşa (1815-1871) müzeyi yeniden düzenleyerek Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) adını verir. Müze Müdürlüğüne önce 1869 yılında İrlandalı Edward Goold, daha sonrada 1872 yılında Alman Dr.P.A. Dethıer getirilir ve müze Çinili Köşk’e taşınır.
1881 yılında Osman Hamdi Bey Müze Müdürlüğü’ne getirilmiş ve Türk müzeciliği için yeni bir dönem başlamıştır. 1884 yılında yeni bir Asar-ı Atika Nizamnamesi hazırlanmış ve eski eserlerin yurt dışına çıkarılması yasaklanmıştır. Osman Hamdi Bey Çinili Köşk’ün bahçesine İstanbul Arkeoloji Müzesini yaptırmış ve O’nun döneminde, 1902 yılında Konya’da, 1904 yılında Bursa’da müze kurulmuştur.
Osman Hamdi Bey’in 1910 yılında ölümünden sora yerine kardeşi Halil Ethem Bey getirilmiştir. Halil Ethem Bey özellikle Anadolu müzelerinin gelişmesine katkıda bulunmuş, Türk İslam Eserleri (1914), İstanbul Şark Eserleri Müzesi (1925) O’nun zamanında kurulmuştur.
Son yıllarda çağdaş müzecilik anlayışı ve gösterilen gayretler sonucu Türk müzeciliği dünya müzeleri ile boy ölçüşecek duruma gelmiştir. Avrupa Müze Forumu’nun (The European Museum Forum) her yıl düzenlediği yarışmada Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin 1997 yılında “Avrupa’da Yılın Müzesi” ile ödüllendirilmesinin yanı sıra, İstanbul Türk İslam Eserleri Müzesi-Mansiyon, İstanbul Arkeoloji Müzeleri-Avrupa Konseyi Özel Ödülü, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi-Mansiyon, Antalya Müzesi –Mansiyon, ile ödüllendirilmişlerdir. Bu da bize Türk müzeciliğinin geldiği noktayı göstermektedir. Aynı yarışmada özel müzelerden Sadberk Hanım Müzesi –Mansiyon, Rahmi Koç Endüstri Müzesi-Özel Müze Ödülü, Edirne Sağlık Müzesi ise Avrupada Yılın Müzesi ödülü ile ödüllendirilmiştir.

Günümüzde arkeoloji ve etnoğrafya müzelerinin yanı sıra özel müzelerle de sayıları gün geçtikçe artan Türk müzeciliği, 160. yılında sadece eserlerin sergilendiği depolandığı soğuk mekanlar olmaktan çıkmış, halkın eğitimi için ulusal ve uluslararası konferansların, seminerlerin yapıldığı, çeşitli sosyal ve kültürel faaliyetlerin düzenlediği, sergilerin açıldığı, bilimsel kazı ve yayınların yapıldığı; Ülkemiz tanıtımına katkıda bulunan eğitim ve kültür kurumları haline gelmiştir.
Bir vatanın sahibi olmanın yolu, o topraklarda yaşamış tarihi olayları bilmek, doğmuş uygarlıkları tanımak, sahip olmaktan geçer.”Mustafa Kemal ATATÜRK
Cumhuriyetimizin ilk müzeleri için genelde tarihi binalar kullanılmıştır. Burada amaç eski binanın bakımı ve korunması sağlamaktı.Günümüzde de bu müzelerin bir çoğu ilk kuruldukları binalarda hizmet vermektir.
Atatürk zamanında kurulan müzelerden bazıları;

Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi-1921, Antalya Müzesi 1922, Sivas Müzesi-1923, Adana Müzesi-1924, Bergama Müzesi-1924, Topkapı sarayı Müzesi-3 Nisan 1924, İzmir Müzesi-1925, Edirne Müzesi-1925, Ankara Etnoğrafya Müzesi-1925,Tokat Müzesi-1926,Konya Müzesi-1926,Amasya Müzesi-1926,Sinop Müzesi-1932,İzmir Müzesi-1925, Kayseri Müzesi-1929,Efes Müzesi-1930,Afyon Müzesi-1931, Van Müzesi-1932,Ayasofya Müzesi-1934,Diyarbakır Müzesi-1934,Manisa Müzesi-1935,Tire Müzesi-1935, Çanakkale Müzesi-1936,Niğde Müzesi-1936, Tire Müzesi-1936, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi-1937.
Atatürk daha Cumhuriyet kurulmadan önce müzeciliğe de değinmiş, her alanda olduğu gibi arkeoloji biliminde de dünyanın uygar ülkeleri düzeyinde olmayı hedef göstermiş ve hangi dönemde yaratılmış olursa olsun tüm kültür varlıklarının birer tapu senedi gibi sahip çıkılmasının gerekli olduğunu tarihe ve kültüre verdiği değerle her fırsatta anlatmıştır. Öyle ki; Kurtuluş Savaşı yıllarında Sakarya Meydan Savaşı esnasında (23 Ağustos-13 Eylül 1921), Savaşın zaferle sonuçlanacağına ve Misak-i Milli sınırları içinde bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulacağına o kadar inanıyordu ki, Ankara’nın 90 km ötesinde Sakarya Meydan Savaşının tüm hızı ile devam ettiği, top seslerinin Ankara’ya ulaştığı günlerde, Ankara da, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin temelini oluşturan bir Eti müzesi kurulması emrini vermesi işgal güçlerine ‘’biz müzemizi de kurduk bir ulus olarak geliyoruz. Bu toprakların geçmişi de geleceği de bizim’’mesajını iletmek istemesi ile açıklanabilir ki, müzelerin bir ülkenin bekaası için ne denli önem taşıdığına iyi bir örnektir.

Cumhuriyetimizin ilk müze binası olan Etnografya Müzesi’nin Mimarı Arif Hikmet Koyunoğlu hatıralarında; “soğuk tipili bir kış günü Atatürk’ün inşaat sırasında kendilerini ziyaret ettiğini,Türk kahvesi ikram ettiklerini, ön cephedeki kapıdan karlar altında görülen Ankara Ovası’nın bembeyaz manzarasına bakarak bu gün Atatürk Orman Çiftliği’nin bulunduğu yerdeki bataklığın ağaçlandırarak güzel bir çiftlik haline getirilmesini, arkasından müzenin kubbesi altında oturup manzarayı seyretmenin çok hoş olacağını, işini gücünü bitirdikten sonra bu güzel manzaraya karşı bu kubbenin serinliği altında yatıp istirahat etmek istediğini” anlatmaktadır. Ne garip tesadüftür ki işini gücünü bitirmeden önce, milletinin kendisine çok ihtiyacı varken 1938-1953 yılları arasında o kubbenin altı ebedi istiratgahı olmuştur.
Etnografya Müzesi 25 Mayıs 1928 tarihinde Afgan Kralı Amanullah Han’ın da katıldığı devlet töreniyle açılmıştır.

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.
Mustafa Kemal ATATÜRK

Cumhuriyetin ilk yıllarında yürt dışına kaçırılmış olan eserlerinde tekrar yurda getirilmesine de çalışılmış,Amerikan Konsolosluğu tarfından 30 Ağustos Zaferinden sonra Yunan ordularının İzmir’i terk etmelerinden önce İzmir Lisesi depolarında korunan Sardes Kazısı eserlerini bir gemi ile New York Metropolitan Müzesi’ne gönderilen eserler Zaferin arkasından Atatürk’ün emri ile 1924 yılında eserler tekrar yurda getirilmiştir.

”Geçmiş bilinmezse, gelecek bilinmez. Geçmiş modern bir devlet kurmada en iyi örnektir.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

Bu toprakların geçmişine sahip çıkmanın önemini Ulu Önder TBMM’nin açılışının hemen arkasından 9 Mayıs 1920’de göreve başlayan ilk hükümetin yapacağı işler arasında eski eserlerin derlenmesi ve yeni müzeler kurulmasının istemesinden anlaşılmaktadır. Bu amaçla Maarif Vekaletine bağlı Eski Eserler Müdürlüğü (Asar-ı Atika Müdürlüğü) kurulur. Bu müdürlük ata yadigarı mimari eserlerin ve ören yerlerinin korunmasından sorumludur. Daha önce vilayetlerde kurulan Müze-i Humayun şubelerinin gözetim ve idari işlerini de yürüten müdürlük, bir yıl sonra Asar-ı Atika Müdürlüğü, Hars (Kültür) Müdürlüğü’ne dönüştürülerek kadrosu daha da genişletilir.
5 Kasım 1922 de bir genelge ile Arkeolojik ve Etnografik eserlerin toplanması, envanterlenmesi ve yeni müzelerin kurulması istenmiş, 14 Ağustos 1923 tarihli hükümet programında Müzecilik geniş boyutları ile ele alınmıştır. Atatürk’ün isteği üzerine 1923’te kurulan Heyet-i İlmiye’nin görevleri arasında Ankara’da bir milli müzenin kurulması, Türk Etnografya Müzesinin hemen açılması ve Asar-ı Atika Nizamnamesinin gözden geçirilmesi konuları da yer almıştır.

Atatürk’ün direktifi ile 3 Nisan 1924 yılında Bakanlar Kurulu kararında Topkapı Sarayının Müze olarak ziyarete açılması karalaştırılır ve Sarayın müzeye dönüştürülmesi çalışmalarını yakından takip eder. Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılan daha sonraki eklemelerle 700.000 m2 lik bir alanı kaplayan Saray, 1855 yılına kadar 400 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğunun yönetim merkezi olmuştur.
Atatürk’ün 1934 yılındaki son ziyaretinde sarayın kütüphanesinde bulunan Piri Reis’in Amerika haritasının gizli olmamasını, dünyaya tanıtılması, özellikle Amerika’ya gönderilmesini ister.

Her fırsatta tarihi yerleri ve müzeleri ziyaret eden Atatürk, 1929 yılında Sultan Ahmet Camii’nin restorasyonunu inceler ve onarımın çabuklaştırılmasını ister. Bu sırada Ayasofya’nın harap halini görür. Avlusu parsellenmiş kahvehane olarak işletilmekte, çatısında güvercinler uçuşmaktadır. Binayı Maarif Vekaleti’ne bağlayarak müze olmasını sağlar ve “…Ehli salip artıklarının her devirde tamahın çeken Ayasofya’yı müze yapıp ilim alemine hediye ediyoruz…” der. 324-327 yılları arasında yapılan Ayasofya 911 yıl kilise 481 yıl cami olarak kullanıldıktan sonra, 1934 yılından bu yana en çok ziyaretçisi olan müzelerden biri olarak hizmet vermektedir.

O’nun döneminde kurulan Türkiye’nin ilk resim heykel müzesi olan İstanbul Resim Heykel Müzesi için Dolmabahçe Sarayı’nın 9 bin metrekarelik Veliaht Dairesi tahsis edilir. 1937 yılının Eylülünde açılan Müze’ye, Ankara Halkevi, Dolmabahçe Sarayı, Maarif Vekaleti ve TBMM gibi yerlerdeki resim ve heykeller müzeye gönderilir.

Atatürk çıktığı yurt gezilerinde müze ve ören yerlerine de uğramış birçok müzenin kuruluşu ile bizzat ilgilenmiştir. Konya gezisi sırasında 21 Şubat 1931 tarihinde İsmet İNÖNÜ’ye çektiği
telgrafında” Son tetkik seyahatlerimde muhtelif yerlerde ki müzeleri ve eski sanat medeniyet eserlerini gözden geçirdim;

1-“İstanbul’dan başka Bursa, İzmir, Antalya, Adana ve Konya’da mevcut müzeleri gördüm.Bunlarda şimdiye kadar bulunabilen bazı eserler muhafaza olunmakta ve kısmende ecnebi mütehassıslar yardımıyla tasnif edilmektedir. Ancak memleketimizin hemen her tarafında emsalsiz defineler halinde yatmakta olan kadim medeniyet eserlerinin ileride tarafımızdan meydana çıkarılarak ilmi bir surette muhafaza ve tasnifleri ve geçen devirlerin sürekli ihmali yüzünden pek harap bir hale gelmiş olan abidelerin muhafazaları için Müze Müdürlüklerine ve hafriyat işlerinde kullanılmak üzere (Arkeoloji) mütehassıslarına kat’i lüzum vardır. Bunun için Maarifce harice tahsile gönderilecek talebelerden bir kısmının bu şubeye tahsisi muvafık olacağı fikrindeyim.” (Devlet bursuyla ilk yurt dışına arkeoloji eğitimi almak için gönderilen Ekrem Akurgal, Sedat Alp, Arif Müfit Mansel, Halet Çambel çok sayıda öğrenci yetiştirerek arkeoloji biliminin ülkemizde gelişmesini sağlamışlardır).

2-“Konya’da asırlarca devam etmiş ihmaller sebebiyle büyük bir harabi içinde bulunmalarına rağmen sekiz asır evvelki Türk medeniyetinin hakiki mimari şaheserleri sayılacak kıymette bazı mebani vardır. Bunlardan bilhassa Karatay Medresesi, Alaeddin Camii, Sahip Ata Medrese Camii derhal ve müstacelen tamire muhtaç bir haldedirler. Bu tamirin gecikmesi ve abidelerin kamilen indirasını mucip olacağından evvela asker işgalinde bulunanların tahliyesinin ve kaffesinin mütehassıs zevat nezaretiyle tamirinin temin buyrulmasını rica ederim.” Kemal ATATÜRK.

Tüm hayatını vatanına ve ulusuna adayan Ulu Önder kültürün bir devlet politikası olduğunu düşünür.Bu topraklarda yaşamış tüm uygarlıkların incelenmesi ve korunması için 15 Nisan 1931 yılında Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasını sağlar ve kendinden sonra da bu çalışmaların aksamaması için mirasının büyük bir kısmını araştırmalarda ve kazılarda kullanılmak üzere bu kuruma bırakır.
1935 yılında Florya Köşkü’ne çağırdığı Türk Tarih Kurumu Başkanı Hasan Fehmi Çambel ve Afet İnan’a yazdırdığı, her türlü kültürel ve arkeolojik belgeleri toplanma, koruma, restorasyonu için yeterli tedbirlerin alınması, gerekli kurumlarla işbirliği,yerel çevrelerin duyarlı olmaları, yalnızca kazıların yeterli olmayacağı, buluntuların restorasyonu yapılarak korunmaları ile ilgili ve bu günde önemini koruyan 10 maddelik emrinde şöyle der;

1-Her türlü tarihi vesika, malzeme ve abideleri bulmak, toplamak, muhafaza ve restore etmek.

2-Memleket içinde ve dağınık bir halde açıkta duran tarihi eserleri tahrip olunmak, çalınmak, satılmak, ziya’a uğramak ve zamanla kendi kendine harap olmak tehlikesinden masun bulundurmak için hükümetçe bütün tedbirleri almak,

3-Hükümet otoritelerinin ve belediyelerin yakın ilgi, takip ve mesuliyetleri altında Cumhuriyet Halk Partisi Halk Evleri’ne ve parti organlarına açtıracağı sürekli ve usanmaz bir propaganda faaliyeti ile ve Basın Yayın Umum Müdürlüğü nezareti ve takibi altında günlük gazete ve mecmualarda yaptırılacak sürekli, tesirli, popüler neşriatla, bu milli tarih mallarının asıl sahibi olan Türk halkına muhafaza ettirmek,

4-Gerek içeride ve gerek dışarıdaki müzeler ve kütüphanelerde mevcut eski eserlerin ve tabloların kopyalarından koleksiyonlar vücuda getirmek,

5-Ankara, İstanbul, Bursa, İzmir, Edirne de muayyen devirlere ve kültürlere ait eserleri toplayarak bu şehirleri büyük üslupta birer eski eser ve abideler merkezi haline koymak,

6-Ecnebi tarih ekspedisyonlarının büyük sermayelerle başardıkları kazıları, ileride mali kudretimizin vüs’atlı zamanında yapmak üzere şimdilik, küçük mikyaslarda kazılar tertibi ile arkeolojik ve antropolojik araştırmalar ve keşifler yapmak,

7-Memleket içinde ve dışındaki mühim kazı ve keşif yerlerine seyahatler tertip ederek, bulunan tarihi eserler ve abideler üzerinde ilmi tetkikler yapmak,

8-Hükümete düşen işleri, bu projeleri uygulamakla görevli komisyonların Hükümet nezdinde takip etmeleri,

9-Yabancı bilim müesseseleriyle ve otoriteleriyle, mütehassıslarla işbirliği kurmak,

10-Kültür Bakanlığı’nın verimli yardımı, işbirliğini sağlamak.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan hemen sonra Atatürk’ün yaptığı reformlardan birincisi eğitim reformudur. Önce çağdaş eğitim veren ilkokul ve liseler açılır. Yüksekokul olarak sadece İstanbul Üniversitesi vardı, orası da günün koşullarına göre yeterince eğitim veremiyordu. Atatürk arkeologların ülke çapında eğitilerek uzmanlaşmasını ister. 31 Mayıs 1933 yılında kabul edilen “Yeni Üniversite Yasası”nda Arkeoloji ve Tarih bölümleri bulunmaktadır. 1935 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi kurulmuş, Ankara ve İstanbul’da Arkeoloji bölümleri açılmıştır. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında okuduğu kitaplardan Türk tarihi ve dilleri ile ilgilendiğini bugün Anıtkabir’de bulunan kendi özel kütüphanesine ait kitaplar ve onların üzerine düştüğü notlardan öğreniyoruz.

Bir taraftan “Yeni Üniversiteler Yasası” hazırlanırken diğer taraftan da yurt dışına öğrenci gönderiliyordu. Bu sırada Almanya’da Hitlerin iktidarından (31 Ocak 1933) kaçan Yahudi ve ailesinde Yahudi bulunan bilim adamlarına bu üniversitelerde özgürce çalışma imkanı sağlanıyordu. Bu bilim adamları arkeoloji, tarih ve sanat tarihi dallarında Türk öğrenciler yetiştirirken yapılan anlaşmayla da, Türk Hükümeti, gelen profesörlerin korunmasını üstleniyordu. Bu anlaşmayı imzalayan Maarif Vekili Reşit Galip Bey; “Bundan sonra bu şahıslar ister serbest, ister hapiste olsunlar, Türk Hükümeti’nin memuru sayılarak Hükümetimizin koruması altına alınmışlardır. Alman Hükümeti onlara bir zorluk çıkarmayacaktır. Eğer çıkaracak olursa, onlarla nasıl başa çıkacağımızı biliyoruz” demiştir.

“Türk Milleti!, tarihinle öğün, çükü senin ecdadın, medeniyetler kuran, devletler, imparatorluklar yaratan bir mevcudiyettir.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

Cumhuriyetin 10.yıldönümünde Atatürk’ün talimatı ile Milli kazılar başlamıştır. Atatürk özellikle Hitit Uygarlığı’nın araştırılmasını istemiş Ankara yakınlarında; Gavurkale 1930, Ahlatlıbel 1933, Karalar 1933, Çankırıkapı (Roma Hamamı), Etiyokuşu, 1937 Alacahöyük 1934, Pazarlı ve Büyük Güllücek 1934 kazıları, 1930 yılında başlayan Trakya Bölgesi araştırmaları ve 1932 yılında başlayan Hasankeyf yüzey araştırması O’nun direktifleri ile başlayan çalışmalardan bazılarıdır. Bu kazılarda Atatürk Cumhuriyetinin ilk arkeologları, tarihçileri, sanat tarihçileri, filologları, antropologları çalışmışlardır. 1933 yılından itibaren Çanakkale-Truva, Çorum-Boğazköy, Malatya-Aslantepe başta olmak üzere yurdun dört bir yanında kazılara başlanmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında eski eserlerin korunması başta Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere devletin üst düzey yöneticileri tarafından titizlikle takip edilmiştir.

“Tarih, bir milletin neler başarabilme gücünde olduğunu gösteren en doğru bir kılavuzdur.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

Atatürk, Berlin Müzesini ve Pastdam sarayını gezmiş ve Bergama Zeus Sunağı’nın kendisini çok etkilediğini, Türkiye’den kaçırıldığını duyduğunda çok üzüldüğünü, sonraki yıllarda kuruluş çalışmalarını denetlerken, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Tahsin ÖZ’e anlatmıştır.

Çeşitli tarihlerde Alacahöyük, Gavurkale, Ahlatlıbel, Efes, Bergama, Aspendos Tiyatrosu gezmiş, İmparator Marcus Aurelius Dönemi’nde (M.S.161-180) yapılan Aspendos Tiyatrosunu ziyareti esnasında tiyatronun restore edilerek kültürel etkinliklere açılmasını istemiştir.

Günümüzde ise, müzelerin ve müzeciliğin gelişmişlik seviyesini, ülkelerin çağdaşlığının ölçütü olarak kabul eden Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı; bu topraklar üzerindeki kültürel miras, hangi tarihte kimler tarafından bırakılmış olursa olsun, insanlığın evrensel değerlerine sahip çıkma bilinci ile yarınlara taşımayı başlıca görevleri arasında saymaktadır.

“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte Türkiye ne yapacağını bilmelidir… Bizim bu dostluğumuz idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz, onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.”

Mustafa Kemal ATATÜRK
1933 Çankaya Köşkü

Kaynakça
1-A.İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara,1969
2-A.İnan, Mustafa Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım. Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1971
3-Atatürk’ün Kültür ve Medeniyet Konusundaki Sözleri, Atatürk Kültür, Dil Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Yayını 37, Ankara, 1999
4-Ş.Karagöz, İdol Dergisi, Sayı 2, s.22-24, 1999
5-F.Gerçek, Türk Müzeciliği, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1999
6-Reşit Galip,Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi 1,İstanbul 1933
7-D.Yaşa, Atatürkçülüğün Esasları, Ankara
8-Ankara Dergisi,Cilt 1,Sayı 2,Ankara, Mayıs 1991

Melek YILDIZTURAN
Arkeolog
Anadolu Medeniyetleri Müzesi

SocialTwist Tell-a-Friend

atatürk video izle

Cuma, 27 Mart 2009

atatürkle ilgili video izlemek için

((((((( TIKLA )))))))

SocialTwist Tell-a-Friend

Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür sözü

Cuma, 27 Mart 2009

Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür sözü

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” sözü bir hakikati ifade etmektedir. Cumhuriyet, her şeyden önce bir kültür inkılâbıdır. Atatürk Osmanlı modernleşme hareketlerinden beri çeşitli şekillerde süregelen kültür-medeniyet ayrımını reddederek radikal bir batılılaşmayı ve onun üzerinde yükselecek millî bir kimliği kültür inkılâbıyla gerçekleştirmek istemektedir. İnkılâbı eski müesseseleri gerekirse zor kullanarak ortadan kaldırmak ve yeni müesseseler kurmak olarak tanımlayan Atatürk, Cumhuriyet inkılâbını da bu şekilde gerçekleştirmiştir. Toplumun içindeki geleneksel-modern ayrımına son veren ve geleneksel kurumları ortadan kaldıran Cumhuriyet inkılâbı, yeni modern kurumlar inşa etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti ülkedeki farklı hukukî yapıyı kaldırarak mülkî esasa uygun üniter bir hukukî yapıyı gerçekleştirmiştir. Bu şekilde dış müdahalelerin önüne geçilmiş ve toplumsal meseleleri çözemeyecek geleneksel hukukun yarattığı engeller aşılmıştır. Bu şekilde modern hukukun temel kavramı olan eşitlik, vatandaşlık temelinde mümkün olabilmiştir. Önce medenî hukukta sağlanan eşitlik daha sonra siyasî alana da taşınmış ve kadınlar her bakımdan erkeklerle eşit hale getirilmiştir. Kadınlara eğitimde sağlanan fırsat eşitliğiyle, bu kanunî düzenlemelerin sözde kalmadan uygulanabilmesinin yolu açılmıştır.

Eski kültürün yerine millî ve modern bir kültür inşa edebilmek için hukukî değişiklikler ve yaygın eğitim yanında yeni kurumlar da oluşturulmuştur. Bu kurumların en önemlileri Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumudur. Böylece ilmî verilere dayanan ve sürekli araştırmalarla beslenen güçlü, modern bir Türk kimliği oluşturulmak istenmektedir. Bu şekilde tespit edilen tarih, dil ve kültür görüşü Millî Eğitim Bakanlığı marifetiyle topluma aktarılacaktır.

Yeni kültürün topluma aktarılarak benimsetilmesi için eğitim alanında inkılâplar yapılmıştır. Önce eğitimde ikiliğe son verilerek tevhid-i tedrisat kanunu çıkarılmıştır. Sonra kadınların eğitim hakkından eşit bir şekilde yararlanması sağlanmıştır. Eğitim kurumlarının yaygınlaştırılmasına ve bunun için de öğretmen yetiştirilmesine öncelik verilmiştir. Üniversite eğitiminin yaygınlaştırılması ve iyileştirilmesi için de üniversite reformu yapılmıştır.

Atatürk’ün Cumhuriyet’in temeli olarak gördüğü kültüre belki bunlar kadar mühim hizmeti de, bu inkılâbın yapılabileceği ve yaşayabileceği iç ve dış siyasî şartları inşa etmiş olmasıdır. Atatürk “Yurtta barış, dünyada barış” politikasının samimi bir uygulayıcısı olarak kültür inkılâbının yürüyebileceği, Cumhuriyet kurumlarının ve vatandaşlarının gelişip serpilebileceği bir siyasî iklim yaratmıştır. Çağının komünizm, faşizm, nasyonel sosyalizm gibi totaliter ideolojilerine kapılmayan pragmatizmi ve nihai hedef olarak demokrasi idealini benimsemesiyle Atatürk “fikri hür, vicdanı hür” nesillerin yetişmesini temin etmiştir.

Atatürk’ün ölüm döşeğindeyken hazırladığı ve Başbakan Celal Bayar tarafından 1 Kasım 1938’de TBMM’nin açılış konuşmasındaki sözleri kendisinin kültür konusundaki kararlılığını sergilemektedir:

“Yüksek tahsil gençlerini istediğimiz ve muhtaç olduğumuz gibi millî şuurlu ve modern kültürlü olarak yetiştirmek için İstanbul Üniversitesinin tekâmülü, Ankara Üniversitesinin tamamlanması ve Şark Üniversitesinin yapılan etütlerle tesbit edilmiş olan esaslar dairesinde, Van gölü civarında kurulması mesaisine hızla ve önemle devam edilmektedir.

“Geçen sene tecrübelerinin ümit verici mahiyette olduğunu kaydettiğim eğitmen okulları çok iyi neticeler vermiş ve eğitim kadrosuna bu yıl 1500 kişi daha ilâve edilmiştir. Önümüzdeki yıllar içinde bu miktarın artırılacağı şüphesizdir.

“Türk Tarih ve Dil Kurumlarının çalışmaları takdire lâyik kıymet ve mahiyet arzetmektedir. Tarih tezimizi reddedilmez delil ve vesikalarla ilim dünyasına tanıtan Tarih Kurumu memleketin muhtelif yerlerinde yeniden kazılar yaptırmış ve beynelmilel toplantılara muvaffakiyetle iştirak ederek yaptığı tebliğlerle ecnebi uzmanların alâka ve takdirlerini kazanmıştır.

“Dil Kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tesbit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır.

“Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim.”

kaynak

atatürkün bir sözünün açıklaması

SocialTwist Tell-a-Friend

Atatürk inkılaplarının kronolojik sırası

Cuma, 27 Mart 2009

Atatürk inkılaplarının kronolojik sırası

Bir kültür inkılâbı olarak da görülen Atatürk inkılâplarını Ali Ata Yiğit’in tasnifiyle buraya aktararak inkılâplara daha yakından bakmaya çalışalım.

1 Kasım 1922 Hilâfetin saltanattan ayrılarak, saltanatın kaldırılması
29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilânı 3 Mart 1924 Hilâfet ile Şer’iye ve Evkaf Vekâletlerinin kaldırılması. Tevhid-i Tedrisat Kanunun kabulü
25 Kasım 1925 Şapka İktisası (Giyilmesi) Hakkında Kanunun kabulü
30 Kasım 1925 Tekkelerin, zaviyelerin ve türbelerin kapatılması ve bunlarla ilgili birtakım unvanların yasaklanması
26 Aralık 1925 Milletlerarası takvim ve saatin kabulü
17 Şubat 1926 Batıdan çeviri yoluyla hazırlanan Türk Medenî Kanununun kabulü
Mart 1926 Dârülelhanda alaturka musiki eğitiminin kaldırılması
1927 Orta öğretimde karma eğitime geçilmesi
16 Nisan 1928 Anayasadan “Türkiye Devletinin dini; din-i İslâmdır” maddesinin kaldırılması
24 Mayıs 1928 Milletlerarası rakamların kabulü
1 Kasım 1928 Yeni alfabenin kabulü
1 Eylül 1929 Okullarda Arapça ve Farsça derslerinin kaldırılması
1930 İmam-Hatip okullarının bütünüyle kapanması ve orta öğretimden din derslerinin kaldırılması
3 Nisan 1930 Mahallî seçimlerde kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi
15 Nisan 1931 Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin (Türk Tarih Kurumu) kurulması
19 Şubat 1932 Halkevlerinin kurulması
12 Temmuz 1932 Türk Dili Tetkik Cemiyetinin (Türk Dil Kurumu) Kurulması
18 Temmuz 1932 Ezanın Türkçe okunması
31 Mayıs 1933 İstanbul Dârülfünununun kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesinin kurulmasına dair kanunun kabulü. Bu reform kapsamında İlâhiyat Fakültesinin yerine İslâm Tetkikleri Enstitüsünün kurulması.
21 Haziran 1934 Soyadı Kanununun kabulü
26 Kasım 1934 Efendi, Bey, Paşa gibi lâkap ve unvanların kaldırılması
3 Aralık 1934 Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun kabulü
5 Aralık 1934 Milletvekili seçimlerinde kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi
1935 Köy okulları hariç ilk öğretimden din derslerinin kaldırılması
1937 Lâiklik ilkesinin anayasada yer alması

Atatürk inkılâpları, özü itibarıyla, milliyetçi ve medeniyetçi bir bakış açısının ürünüdür. Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar adlı klâsik eserinde, inkılâpların bu ilkelere icra edilebileceğini ve bu şekilde tasnif edilebileceğini kaydediyor.

kaynak

SocialTwist Tell-a-Friend

atatürkün Kültür ve Eğitime verdiği önem

Cuma, 27 Mart 2009

atatürkün Kültür ve Eğitime verdiği önem

Kültür ve Eğitim

Atatürk’ün kültür politikası eğitim politikasından ayrı mütalaa edilemez. Tespit edilen kültür değerleri eğitimle yeni nesillere ve bütün topluma maledilmektedir. Cumhuriyet rejimi kendisini eski rejimin eğitim müfredatından ve usulünden özenle ayırdetmektedir. Eğitimin milletin seciyesine ve çağa uygun bir millî kültüre dayanması istenmekte ve yeni yetişen nesillerin bu şekilde millî bağımsızlığını koruyacağına inanılmaktadır. Atatürk bu hususta şöyle diyor:

“Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin tarihî tedenniyâtında en mühim bir âmil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir millî terbiye programından bahsederken, eski devrin hurâfâtından ve evsâf-ı fıtriyemizle hiç de münasebeti olmayan fikirlerden, Şarktan ve Garptan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciye-i millîye ve tarihiyemizle mütenâsip bir kültür kasd ediyorum. Çünkü dehâ-i millîmizin inkişâf-ı tammı ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir. Lâalettayin bir ecnebi kültürü şimdiye kadar takip olunan yabancı kültürlerin muharrip neticelerini tekrar ettirebilir. Kültür (har’aset-i fikriyye) zeminle mütenâsiptir. O zemin, milletin seciyesidir.

“Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara bilhassa mevcudiyeti ile, hakkı ile, birliği ile teâruz eden bilumum yabancı anâsırla mücadele lüzumunu ve efkâr-ı millîyeyi kemâl-i istiğrak ile her mukabil fikre karşı şiddetle ve fedakârâne müdafaa zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün kuvâ-i ruhiyesine bu evsâf ve kabiliyetin zerki mühimdir. Daimî ve müthiş bir cidâl şeklinde tebârüz eden hayat-ı akvâmın felsefesi, müstakil ve mesut kalmak isteyen her millet için bu evsâfı kemâl-i şiddetle talep etmektedir.”

Atatürk bu amaçların gerçekleştirilebilmesi için eğitimin yaygınlaştırılması, özellikle köylülerin okutulmasını istemektedir. Bu şekilde, Cumhuriyet rejiminin toplumsal tabanını genişletmek ve cumhurun katılımını temin edecek asgari bir eğitim seviyesine ulaşmak hedeflenmektedir.

“Efendiler. Asırlardan beri milletimizi idare eden hükûmetler ta’mîm-i maarif arzusunu izhâr edegelmişlerdir. Ancak bu arzularına vusûl için Şarkı ve Garbı taklitten kurtulamadıklarından netice milletin cehilden kurtulamamasına müncer olmuştur. Bu hazin hakikat karşısında, bizim takibe mecbur olduğumuz maarif siyasetimizin hutût-i esâsiyesi şöyle olmalıdır: Demiştim ki bu memleketin sahib-i aslîsi ve hey’et-i içtimaiyemizin unsur-i esâsîsi köylüdür. İşte bu köylüdür ki bugüne kadar nûr-i maariften mahrum bırakılmıştır. Binaenaleyh; bizim takip edeceğimiz maarif siyasetinin temeli evvelâ mevcut cehli izâle etmektir. Teferruâta girmekten içtinâben, bu fikrimi birkaç kelime ile tavzih etmek için diyebilirim ki alelıtlak umum köylüye okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafî, tarihî, dinî ve ahlâkî malûmat vermek ve amâl-i erbaayı öğretmek maarif programımızın ilk hedefidir.”

Atatürk’e göre eğitim toplumsal hayatın ihtiyaçlarına ve çağın şartlarına uygun bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Ülkenin dünyadan soyutlanamayacağına işaret eden Atatürk ilim ve fennin kayıtsız ve şartsız, nereden olursa olsun alınacağını söylüyor. Atatürk’e göre buna mani olacak anane ve akideler milleti esarete götürecektir.

“1. Hayat-ı içtimaiyemizin ihtiyaca tetâbuk etmesi.
2. İcâbât-ı asriyeye tevâfuk etmesidir.

“Gözlerimizi kapayıp mücerret yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile alâkasız yaşayamayız. … Bilakis müterakkî, mütemeddin bir millet olarak medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her ferd-i milletin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.

“Hiçbir delil-i mantıkîye istinâd etmeyen bir takım an’anelerin, akidelerin muhafazasında ısrar eden milletlerin terakkisi çok güç olur; belki de hiç olmaz. Terakkide kuyût ve şurûtu aşamayan milletler hayatı makul ve amelî müşahade edemez. Hayat felsefesini vâsi gören milletlerin taht-ı hâkimiyet ve esaretine girmeğe mahkûmdur.”

kaynak

SocialTwist Tell-a-Friend