‘Fizik-Kimya-Biyoloji’ kategorisi için Arşiv

çevre kirliliğinden zarar gören bir hayvan türü

Çarşamba, 01 Nisan 2009

çevre kirliliğinde zarar gören bir hayvan türü

Yeryüzündeki içme ve kullanma suyunun miktarı sınırlıdır. Zamanla su kaynaklarının azalması, insan nüfusunun artması ve daha önemlisi, suların kirlenmesi yaşamı giderek zorlaştırmaktadır.
Su kirliliğini oluşturan etmenlerin başında lağım sularıyla sanayi atık suları gelmektedir. Bunun yanında petrol atıkları, nükleer atıklar, katı sanayi ve ev atıkları da önemli kirleticilerdir. Bunlar deniz kenarındaki bitki ve alg gibi kaynakları yok etmektedir. Kirlenme sonucu denizlerde hayvan soyu tükenmeye başlamıştır. Örneğin; Marmara denizi, kirlilik nedeniyle balıkların yaşamasına uygun ortam olmaktan çıkmıştır. Karadeniz’deki kirlenme nedeniyle hamsi ve diğer balık türleri giderek azalmaktadır. Istakozların larva halindeyken temiz su bulamamaları nedeniyle nesilleri tükenmektedir. Nehir ve göllerimizde kirlilik nedeniyle canlılar tükenmek üzeredir.
Yeni yeni kurulmaya başlanan arıtma tesisleri, lağım ve sanayi atık sularını hem kimyasal hem de biyolojik olarak temizlemektedir. Böylece hem sulama suyu gibi yeniden kullanılabilir su kazanılmakta hem de denizlerin kirlenmesi önlenmektedir. Bu nedenle sanayileşme mutlaka iş yerleri planlanırken arıtma tesisleri ile birlikte düşünülmelidir

kaynak

SocialTwist Tell-a-Friend

Meyvelerde hangi elementler bulunur?

Çarşamba, 01 Nisan 2009

Meyvelerde hangi elementler bulunur?

(özellikle aradığınız bir meyve varsa lütfen bildiriniz)

Meyveler:

Elma

ELMA: Kırmızı ve yeşil renklerde çok besleyici bir meyve olan elmada A, C, E ve B grubu vitaminlerin yanı sıra kalsiyum, potasyum, magnezyum, fosfor ve sodyum gibi mineraller ve çeşitli organik asitler bulunur. Bu nedenle günde 1 elma dahi günlük vitamin ve mineral ihtiyacının büyük bir kısmını karşılamaya yeterlidir.

Portakal

PORTAKAL: Başta C vitamini olmak üzere P, B ve E vitaminleri ile fosfor, magnezyum ve potasyum minerali açısından zengindir. Bakır, çinko, demir, bakır ve manganez mineralleri ile protein de bulunur.

Mandalina: Ilıman iklimlerde yetişen tatlı, sulu ve hoş kokulu bir meyve olan mandalina, portakal ile benzer özellikler taşır ve özellikle C vitamini açısından zengindir. Ayrıca, A ve B grubu vitaminleri ile kalsiyum, potasyum, magnezyum, sodyum, demir, brom ve fosfor minerallerini içerir. Mandalinanın kabuğu ise P vitamini açısından zengindir.

Mersin Ağacı (Myrtus communis): 2-3 metreye kadar boylanabilen, mor renkte meyveleri olan, beyaz çiçekli bir ağaçtır. Yaprakları uçucu yağ, tanen, reçine ve acı madde; meyvesi yine uçucu yağ ve tanen ile şekerler ve organik asitler içerir. Mersin yağı ise terpen, pinen, myrtol gibi maddeler içermektedir.

Muşmula Ağacı ve Meyvesi

beyaz ve pembe renklerde çiçekler açan bir ağaç ve bu ağacın buruk tatlı meyveleridir. Muşmula meyvesi C vitamini ile karoten ve çeşitli mineraller içerir.

MUZ: B6 vitamini, potasyum ve folik asit (B9 vitamini) bakımında çok zengin bir besin olan muzda B1, B2, C, D, E ve P vitaminleri ile magnezyum, bakır, demir ve fosfor mineralleri de bulunur.

Üzüm

ÜZÜM: Dünyanın en yaygın ve sevilen meyvelerinden biri olan üzüm, besin değerleri bakımından da oldukça zengindir. Bol miktarda B vitaminleri ile C vitamini içeren üzüm, E vitamini ile potasyum, kalsiyum, magnezyum, sodyum, fosfor, demir ve kükürt minerallerini de içinde barındırır.

Mango
Sarı ve turuncu arasında değişen bu hoş kokulu meyvenin tadına en çok olgunken varabilirsiniz. Mümkün olduğunca çiğ olarak tüketin.
Besin değeri: C vitamini, Provitamin A ve B vitamininin tüm türlerini içerir. B vitaminleri sinirler, cilt ve saçlar için çok yararlıdır.
Önerimiz: Buzdolabında saklamayın. Oda sıcaklığında olgunlaşmasını bekleyin.

Limon
Limon asidi yönünden zengin olan bu meyve, hazmı kolaylaştırır. Olgunlaşmış limonun suyu ise kalbi güçlendirir.
Besin değeri:C vitamini, magnezyum ve bakır içerir. Soğukalgınlığı ve strese karşı birebirdir.
Önerimiz: C vitamini oranı daha yüksek olduğundan iyice sararmış olan limonları almayı tercih edin.

ARMUT: Beyaz çiçekli bir ağacın yumuşak, sulu ve tatlı meyvesidir. Armut, sarı-yeşil arası renklerde, lifli, hazmı kolay ve mineral açısından oldukça zengin bir meyvedir.

AVOKADO: Enerji değeri yüksek bir meyve olan Avokado yağ ve protein açısından da oldukça zengindir. Ayrıca bol miktarda A ve E vitamininin yanında B grubu vitaminleri ve potasyum gibi mineralleri içinde barındıran besleyici bir besindir.

Ayı Üzümü (Vaccinium arctostaphylos): 2 metreye kadar boylanabilen, kırmızı çiçekli, meyveleri siyahımsı renkte bir bitki olan Ayı Üzümü, Trabzon Çayı olarak da bilinir. İçerisinde çeşitli organik asitler, tanen ve arbutin bulunur.

AYVA: İri ve pembe renkte çiçekler açan ayvanın meyvesi sarı renkli, tüylü, ufak çekirdekli, iri ve serttir. Ayva, özellikle A ve B vitaminleri açısından oldukça zengin bir meyvedir.

ÇİLEK: Pembe renkli ve kokulu bir bitki olan çilek oldukça yararlı ve besleyici bir meyvedir. Çilekte bol miktarda demir ve fosfor bulunmaktadır. Ayrıca C, B ve K vitamini açısından da zengindir.

Çoban Üzümü (Vaccinium myrtillus): Yeşilimsi renklerde çiçekler açan, meyveleri koyu kırmızı olan, ortalama 30 cm boyunda bir bitkidir. Meyvesi çeşitli meyve asitleri, A ve C vitaminleri ile pektin, tanen, şekerler ve boya maddesi içerir. Yaprakları ise tanen, arbutin ve hydrochinon barındırır.

ERİK: A, C ve B grubu vitaminleri ile potasyum, magnezyum, fosfor ve demir mineralleri açısından zengin bir meyvedir.

Greyfurt (Citrus paradisi): Bol miktarda C vitamini barındırmasının yanında, A ve B gurubu vitaminleri ile kalsiyum, potasyum, magnezyum, bakır, sodyum ve fosfor mineralleri açısından da zengin bir meyvedir.

Hurma Ağacı ve Meyvesi (Phoenix dactylifera): Dekoratif yapraklı bir palmiye türü olan Hurma Ağacı, tropikal ve ılıman iklimlerde yetişen bir ağaçtır. Besleyici değeri oldukça yüksek olan Hurmanın meyvesi, en temel vitaminleri, özellikle de B9 yani Folik Asit, ve proteinleri bünyesinde barındırır. Ayrıca kalsiyum, magnezyum, potasyum, fosfor, demir ve sodyum mineralleri ile meyve şekeri açısından da zengin bir besindir.

İNCİR: Çok lifli bir besin olan incir A, C ve B vitaminlerinin yanında sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum ve demir mineralleri açısından oldukça zengindir. Ayrıca, özellikle kuru incirde omega-3 ve omega-6 yağ asitleri ve protein bulunur.

KARPUZ: Sıcak yaz günlerinde içerdiği su oranı ile susuzluğa ilaç gibi gelen karpuz daha çok sıcak iklimlerde yetişen, sarı renkli çiçekler açan, iri meyveli bir bitkidir. Karpuzun kalori oranı düşüktür. %90�ı su olan Karpuz, vücudun sıvı ihtiyacını büyük oranda karşılamasının yanında, B ve C vitamini ile sodyum, kalsiyum, potasyum ve demir mineralleri açısından zengin bir meyvedir.

KAVUN: Büyük yapraklı, sarı çiçekli, sürüngen bir bitki olan kavun sulu ve kokuludur. Bol miktarda su barındırmasının yanında A ve C vitaminlerince de zengin bir besindir. Ayrıca iyot ve krom gibi mineralleri de içinde barındırır.

KAYISI: A, B, C ve P vitamini açısından zengin bir meyve olan kayısı aynı zamanda bol miktarda demir içerir. Ayrıca magnezyum, kalsiyum, fosfor, kükürt, bakır, krom ve manganez mineralleri açısından da zengindir.

Kızılcık: 5-6 metre yüksekliğinde, çalı şeklinde sarı çiçekli bir ağaç olan kızılcık ağacının kırmızı renkli ve oval meyvesi C vitamini açısından çok zengindir.

KİRAZ: A, C ve B vitaminleri ile potasyum, magnezyum, sodyum, kireç, çinko ve demir mineralleri bulunan kiraz, sulu ve şekerli bir meyvedir.

KİVİ: A ve C vitaminleri ile potasyum açısından çok zengin bir meyve olan kivi, ayrıca kalsiyum, demir ve magnezyum gibi mineraller açısından da zengindir. Besleyici değeri yüksek bir besin olan kivinin bir tanesi ile günlük A ve C vitamini ihtiyacı karşılanabilmektedir.

Koruk: Olgunlaşmamış ham üzüme koruk, diğer adıyla ekşi üzüm denir. Ekşi tadı içeriğindeki elma asidi ve tartarik asitten kaynaklanmaktadır. Ayrıca, potasyum, magnezyum ve kalsiyum gibi mineraller içerir.

KUŞBURNU: Başta C vitamini olmak üzere bol miktarda vitamin ve mineral içeren çok besleyici bir besindir.

NAR: Potasyum ve demir minerali ile C vitamini açısından çok zengin bir meyve olan nar, B1, B2 vitaminleri ile kalsiyum ve fosfor minerallerini de barındırır.

ŞEFTALİ: B ve C vitaminleri ile potasyum açısından zengin bir meyvedir. Ayrıca A vitamini ile kalsiyum, magnezyum, sodyum, demir ve fosfor minerallerini de barındırır.

Vişne: Kiraza benzeyen ve tadı kiraz tadından daha ekşi olan bir meyvedir. Tam bir vitamin ve mineral deposu olan vişne, A ve C vitaminleri ile sodyum, potasyum, kalsiyum ve fosfor mineralleri açısından zengindir. Kiraz vişne ile benzer özellikler taşır.

ahududu
Kanı temizler, vücutta biriken zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Terletir ve idrar söktürür. Kabızlığı giderir. Vücuda dinçlik verir.

ayva
İshal ve dizanteriyi keser. Mide ve bağırsakları kuvvetlendirir. İnce bağırsak iltihabını giderir. Kanı temizler. Çarpıntıyı dindirir.

BADEM ve BADEM YAĞI: Pembe ve beyaz renklerde çiçekler açan Badem Ağacının meyvesi, olgunlaştıktan sonra sert bir kabukla kaplanır. Acıbadem ve Tatlı badem olmak üzere başlıca iki çeşidi vardır. Bademin, diğer kabuklu yemişler gibi, besin değerleri son derece yüksektir. İçerisinde bol miktarda E Vitamini, kalsiyum, magnezyum, potasyum ve fosfor bulunmaktadır. Bademin ezilerek yağı elde edilir.

ceviz
Yaprakları ve kabuklarıyla hazırlanan ilaçlar kanı temizler, kansızlığı giderir. İshal ve dizanteriyi keser. Verem ve şeker hastalığında hem besleyici, hem de tedavi edicidir. Saç ve elleri boyamakta da kullanılır. Bitki bilimcilere göre bol miktarda A, B1, B2, C, E ve K vitaminleri ile Chinon Juglon adlı aktif madde içeren cevizin hem içi, hem ağacının kabukları hem de yaprakları pek çok sağlık sorununa iyi geliyor. Her sabah kahvaltıda bir miktar ceviz içi yenmesinin zekayı geliştirdiğini belirten uzmanlar, yeşil ceviz meyvelerinin kabukları kaynatılarak içildiğinde erkeklerde cinsel gücü artırdığını belirtti. Vücudu besleyip güçlendiren cevizin yararlarından bazıları şöyle sıralanıyor: ? Nasırlar üzerine konulan ceviz yağı zamanla bunların yok olmasını sağlar. ? Taze dalların kabukları ve meyvelerinin kabukları ile karıştırılıp kaynatılarak elde edilen sıvı mideyi kuvvetlendirir. ? Ceviz yapraklarından yapılan çay iştah açar, mideyi kuvvetlendirir, boğaz hastalıklarına iyi gelir. ? Bir miktar ceviz yaprağı banyo suyuna karıştırılırsa cilt hastalıklarına iyi gelir. ? Ceviz yaprakları pişirilerek çıbanların üzerine sarılırsa iyileşmesini sağlar. ? Ceviz yağı yüz lekelerinin üzerine sürülüp masaj yapılırsa lekeler yok olur.

çamfıstığı
Bronşit, verem, akciğer hastalıklarının çabuk iyileşmesine yardımcı olur. Ruhi çöküntüyü giderir. Kalp hastalıklarında da faydalıdır.

çilek
Körpe ve bol sulu çilekler sistemi temizliyor. Cilt sorunları olanlar için de iyi bir meyvedir. Böbrek, idrar yolları ve bağırsak sorunları için de birebirdir. Ayrıca diş etlerini güçlendiriyor, dişlerdeki tartarı önlüyor, ağız kokularını ve boğaz ağrılarını gideriyor. Çilekte yüksek oranda C vitamini bulunduğu gibi, yüksek tansiyon ve kolesterolü düşüren maddeler içeriyor. Çilek C vitamini ihtiyacını karşılar. Ayrıca bol miktarda potasyum içerir ve lifli besinler arasında önemli bir yer tutar. Diyabetli hastalar, çileğe şeker ilave etmemek şaartıyla bu meyveyi bol bol yiyebilirler.

dut
Beyaz dut yaprakları idrar söktürür. Vücutta biriken suyu boşaltır. Aç karnına yenen beyaz dut bağırsak solucanlarını söktürür.

dut meyvası
Fructus Mori nigri Meyvalardan hazırlanan şurup, gargara halinde, ağız ve boğaz hastalıklarına (pamukçuk) karşı kullanılır.

elma
Günde bir elma yemek doktoru evinizden uzak tutar. İki elma yerseniz, kalp ve dolaşım sorunlarına karşı korunmuş olursunuz. Kolesterolü yok eder ve kabızlığı önler. Sindirimi kolaylaştırır. Kokusu rahatlatır ve kan basıncını düşürür. Artrit, romatizma ve gut hastalıklarına karşı da yararlıdır.

enginar
Kandaki üre ve kolesterolü düşürür. İdrar söktürür. Kandaki şeker miktarını ayarlar. Damar sertliği ve kalp hastalıklarını önler. Böbrekteki kumların dökülmesine yardımcı olur. Prostat, meme ve rahim ağzı kanserine karşı iyi gelir. Enginarın içinde Silymarin maddesinin, hücrelerin hasar görmesini engellediğine işaret eden araştırmacılar, ayrıca Silymarin maddesinin, prostat, meme ve rahim ağzı kanserini önleme konusunda da etkili olduğunu belirtti. Enginarın içinde, fiber, magnezyum, folate ve C vitamini bulunduğu, bu sebzeyi bol miktarda tüketenlerin, bulundukları yaşın daha altında gösterdikler.

fındık
Bedeni ve zihni yorgunluğu giderir. Vücuda kuvvet verir. Nekahat devresinin çabuk geçmesini sağlar.

greyfurt
C vitamini bakımından çok zengindir. Yarım greyfurt günlük C vitamini ihtiyacının yüzde altmışını sağlar. Kolesterol oranını düşüren pektin maddesi bulunur. Kansere karşı koruyucu özellik taşır. İştah açar.

hindistancevizi
İdrar söktürür. Böbreklerdeki kum ve taşların düşürülmesine yardımcı olur. Mide ağrılarını giderir.

hurma
Kalbimizin yeni dostu bulundu: Hurma Bugüne dek kalp ve damar hastalıklarından korunmada elmanın sihirli gücü biliniyordu. İsrailli bilimadamları kalbin gerçek dostunun hurma olduğunu kanıtladı. İsrailli bilim adamları, hurmanın, kalp ve damar hastalıklarından korunmak için önerilen elmadan daha etkili olduğunu açıkladılar. İsrail’de yapılan bir araştırmada, elma ve hurmanın yararları karşılaştırıldı. Hurmanın lif, mineral ve fenol açısından zengin olduğunu söyleyen bilim adamları, elmada daha fazla bakır ve çinko bulunduğunu, buna karşılık hurmada sodyum, potasyum, magnezyum, kalsiyum ve demir miktarlarının elmadan iki kat fazla olduğunu belirttiler. Bilim adamları, düzenli yenilmesi halinde kalp ve damar hastalıkları riskini azaltan bu içindeki yararlı maddelerin daha çok kabuklarında bulunduğunu kaydettiler.

karpuz
Vücuttaki toksinleri temizler ve böbrekteki kumları eriterek sıhhat ve zindelik kazandırır. Ayrıca kemik gelişimine de yardımcı olur.

kavun
Kavun meyve olarak çok yenildiği gibi tohumları (çekirdekleri) de tıbbi olarak kullanılmaktadır. Olgun kavunların çekirdekleri kurutulur. Çekirdekler halk tababetinde öksürüğe karşı (çekirdekleri suda, suyu yarıya ininceye kadar kaynatılıp içilmesiyle) kullanılır. Ayrıca kavun, sinirleri yatıştırır, böbreklerdeki kanı temizler, taşların düşürülmesine yardımcı olur. Barsaklarda ülser ya da iltihab olanlarla, şeker hastaları ve yüksek tansiyonu olanlar yememelidir.

kayısı
Çekirdeklerinden yağ elde edilir. Etli meyvesi şeker, organik asitler ve C vitamini ihtiva etmesi bakımından önemlidir. Çekirdek içinden elde edilen yağ badem yağı yerine, yaprakları derelerde balıkları sersemleterek tutmak için kullanılır.

kestane
Kabuklarının suda kaynatılması ile elde edilen çay, ateş düşürür ve sinirleri yatıştırır. Meyvesi kasları kuvvetlendirir. Kan dolaşımını düzenler. Varis ve basur memelerinin meydana gelmesini önler. Karaciğer yorgunluğu ve şişliğini geçirir. Kansızlığı giderir. Damar sertliği ve yüksek tansiyondan şikayet edenlerle, şeker hastaları yememelidir.

kızılcık
Kızılcık meyvelerinden ezme, marmelat, meyve suyu yapılır. Kabız edici özelliği vardır. Gıda olarak istifade edildiği gibi kabukları ateş düşürücü olarak kullanılır.

kiraz
Aspirin yerine kiraz Kiraz yemek ağrıların dindirilmesinde aspirinden çok daha etkili oluyor. Michigan eyaletinde yaşayanlar, bu yörede çok yetiştiğinden, bol bol kiraz yiyorlar. Kimileri bu meyvenin gut ve mafsal iltihabından kaynaklanan ağrılara birebir olduğunu ileri sürüyor. Michigan Eyalet Üniversitesi’nden Muraleedharan Nair kirazda ve ”antosiyanin” olarak bilinen kırmızı renkteki kimyasalların bu etkiyi yaratabileceğine dikkat çekiyor. Nair ve ekibi genelde uygulanana deneylerden yararlanarak söz konusu belişimlerin aspirin ve ibuprofen gibi ağrı kesicilerde enzimleri içerip içermediğini araştırdı. Ardından kimyasalların serbest radikallerin zararlı etkilerini yok edici özelliklerini inceleyerek bunları vitaminlerle karşılaştırdı. Sonuçta, 20 kirazda 12-25 miligram arasında antosiyanin bulunduğu ve bu maddenin ağrı kesici etkisinin aspirinden on kat daha fazla olduğu görüldü. Kirazda antosiyanin maddesinin E ve Ca vitaminlerine benzer antioksidan etkiler yarattığına da tanık olundu. Nair’e göre, günde 20 kiraz yemek bir aspirin almakla özdeş etki yaratıyor. Nair kirazdaki antosiyaninin tablete dönüştürülmesine çalışıyor.

kivi
Bir kivide, bir portakalda olan C vitamininin iki katı vardır. Potasyum bakımından da zengindirler. Sindirimi kolaylaştırır ve kabızlığı önler.

muz
Folik asit, potasyum ve B6 vitamini bakımından son derece zengin bir meyvedir. Potasyum krampları önler.

nar
Vücudu kuvvetlendirir. İshali keser. Burun poliplerine faydalıdır. Şerit düşürür. Kalbi kuvvetlendirir. Mide, bağırsak hastalığı olanlar, küçük çocuklar ve hamileler fazla kullanmamalıdır.

portakal
Antioksidantlar ile dolu bir meyve. Kanseri önleyici olarak bilinen bütün maddeleri içeriyor. Ayrıca bol miktarda C vitamini içeriyor. Kilo almaya engel olur. Kandaki kolestorolü düşürür.Vucüdun C vitamini, potasyum, protein, B ve E vitaminleri ile kalp hastalıkları ve antikanserojen maddeler ile kanser riskini azaltıyor, kolestorolü düşürüyor

şeftali
Çiçekleri kabızlığı giderir ve barsak solucanlarını düşürür. Meyvesi hazmı kolaylaştırır.İdrar yollarını temizler. Bol miktarda idrar söktürür. Basur memelerinden doğan şikayetleri giderir. Safra kesesi ve böbrekler için faydalıdır.

vişne
İshali keser. Ateşi düşürür. İdrar söktürür. Vücuda rahatlık verir.

yeralması
Şeker hastaları için faydalıdır. Besleyicidir. Vücudun direncini arttırır. Kabızlığı giderir?

Ayrıca mineraller hakkında bilgi edinmek için şu konuya bakın

İnsan Vücudundaki Hazine Mineral Maddeler

SocialTwist Tell-a-Friend

hücre zarının kalınlığı yaklaşık kaç kilometredir

Salı, 31 Mart 2009

hücre zarının kalınlığı yaklaşık kaç kilometredir

SİNİR HÜCRELERİ
Tipik bir sinir hücresinin ortalama sinap sayısı
1.000-10.000
Sinir hücresinin çapı
4 mikrometre (granül hücresi)-100 mikrometre (omurilik motor sinir hücreleri)
Sinir hücresinin çapı
3-18 mikrometre
Zürafa birincil getirici aksonunun uzunluğu (boyun topuk arası)
457 cm
Mürekkep balığı dev aksonunun dinlenme zar potansiyeli
-70 mV
Aksiyon potansiyelinin iletim hızı
0,6-120 m/s
Tek bir sodyum-potasyum pompasının azami taşıma hızı
200 sodyum iyonu/sn; 130 potasyum iyonu/sn
Sodyum-potasyum pompalarının ortalama sayısı
Zar yüzeyinin mikrometrekaresi başına 1000 pompa
Bir küçük nöronda Sodyum-potasyum pompalarının ortalama sayısı
1.000.000
Mürekkep balığı dev aksonundaki sodum-potasyum pompalarının yoğunluğu
300 /mikrometrekare
Mikrotübül çapı
20 nm
Mikrofilamentin çapı
5 nm
Nörofilamentin çapı
10 nm
Sinir hücresi zarının kalınlığı
5 nm
Mürekkep balığı dev aksonunun zar kalınlığı
50-100 Angstrom
Tipik sinaptik yarık mesafesi
10-20 nm
Golgi yöntemiyle boyann toplam nöron yüzdesi
%5
Yavaş aksoplazmik taşıma hızı
2-4 mm/gün (aktin, tubulin)
Orta aksoplazmik taşıma hızı
15-50 mm/gün (mitokondri proteinleri)
Hızlı aksoplazmik taşıma hızı
200-400 mm/gün (peptidler, glikolipidler)
Bir sinaptik kesecikteki sinir ileti madde molekülünün sayısı
10.000-100.000
Sinaptik keseciğin çapı
50 nm (küçük) 70-200 nm (büyük)
Nörofilamentlerin çapı
7-10 nm
Mikrotübüllerin çapı
25 nm
Ranvier boğumları arası uzaklık
150-1500 mikrometre (lifin çapına bağlı)
Miyelin kılıfın yüzde olarak bileşimi
%70-80 lipid; %20-30 protein

Görevleri Gerçekten İmkansız

Dakikada 250.000 yeni hücre oluşturacaklar. Ve 2 yıl gibi kısa bir sürede 100 milyar çalışana sahip bir bilgi işlem şirketi kuracaklar. 60-80 yıl boyunca nüfusları bir daha artmayacak. Bu mucize şirkette izin yok, yeni işe almalar yok. Ölünceye kadar aynı personel çalışmak zorunda. Mesai, 24 saat. Ölen veya hastalananların yeri komşu personelce doldurulacak.
Merkezi Sinir Sisteminin oluşumu ve gelişimi gerçekten inanılmaz ve heyecan vericidir.
Tek hücre sürekli ikiye böyünerek çoğalmaya başlar. Bu ikiye bölünme katlanarak devam eder bir fisyon reaksiyonu gibi. Yorulmak nedir bilmeden bölünmeyi sürdürürler. Önceleri birbirine benzer oluşan bireyler. Fakat zaman gelince farklılaşmaya başlarlar. Ve bunların içinde öyel bir hücre sınıfı gelişmeye başlar ki diğerlerinden çok çok farklıdır. Gövdesinin etrafında uzun ince kollar vardır. Yok yok bu bir kamçılı hayvan örneği değildir. Doğanın en muhteşem hücresidir. Elektrik akımı üretebilir, uyarılabilir, elektriği kimyasala çevirebilir. Dünyaraki ilk günlerinde çoğalma hızı gerçekten muhteşeme bir hızdadır: Dakikada 250.000. Böylesine korkunç bir bölünme hızıyla çoğalmaktadır. Çünkü içinde bulunduğu garantili sıvı ortamdan çıkması çok uzun sürmeyecektir ve bir daha yıllar boyunca asla çoğalamayacaktır. Ancak kendisine eskortluk eden glialleri çoğalabilecektir ve 2 yaşına gelinceye kadar toplam sayıya ulaşmalıdır. Akrabası olan diğer bireyler kadar şanslı değldir. Hasar gördüğünde ya da öldüğünde açığı kapatmak için bölünemeyecetir. İçindeki DNA’nın saati çok kısa bir süre için bölünmesine izin vermektedir. Oysa o 60-80 belki daha uzun yaşayacaktır. Sayıları yüz milyarlara ulaşıncaya bölünmeye devam ederler. Saniyede 6 trilyon işlem yapabilecek kadar zekidir. Yeryüzünde hiç bir bilgisayar, işlemci onun kadar hızlı değildir. 24 saat bilgi işlem merkezinde çalışır. En büyük yardımcısı glial denen dostlarıdır. Onun ererji ihtiyacını karşılar ve çöplerini döker ve izolasyonunu sağlarlar.
Doğan 100 arkadaşından 40-70 kadarı bilinmeyen bir nedenle ölmektedir üstelik. Ölenlerin yerlerini doldurmak için büyürler ve birbirlerine dallar uzatırlar. Ömürleri boyunca aynı bilgi işlem merkezinde çalışan arkadaşlarının ölmesiyle oluşan boşlukları doldurmak için de aynı taktiği uygulayacaklardır.
Birbirleri ile o kadar sıkı temas haline geçerler ki; aralarındaki dal sayısı 50′den 10 bine kadar çıkabilir. Elektriksel ve kimyasal yollarla komşuluk ilişkilerini sürdürürler. Bir süper bilgisayar ağının bireyleridir onlar. Network ağlarının patenti DNA’larına aittir. Üstelik son derece dinamik ve esnek bir yapıdadırlar. Öğrenme ve pratiğe bağlı olarak yeni iş bağlantıları kurmayı sürdürür. Gereksiz bağları iptal ederler. Bunu nasıl başardıkları tam bir sırdır. Türlü casuslarla bu gizem aydınlatılmaya çalışılsa da nöronlar şirket sırlarını dışarı vermemektedir. İş ahlakları mükemmeldir. 24 saat şaşmadan tam kapasite çalışırlar. Koordinasyonu sorunu çok az görülür.
DNA’larında bir sorun yoksa kendiliklerinden hiç bir rahatsızlıkları olmaz. Ancak dış etkenler onları bu kusursuz işleyişini bozabilir. Beyin adı verilen şirketlerinin sık görülen bir kaç iflas durumu vardır. Parkinson, Alzheimer, ALS, Epilepsi, Felç gibi… Bazı şirketler ise daha kuruluştan sorunludur. Bunun nedeni yine içlerindeki DNA ‘da yatar. Onlar dünya üzerindeki bilgisayarlar gibi hantal değildir. Bir bilgisayarın içindeki parçaların kendiliğinden manalı bir içimde şekil değiştirdiği görülmemiştir. Ama bu 100 milyar çalışanlı şirket üyeleri durumlara adaptasyon ve öğrenmede neredeyse sınırsız yetenektedirler. Ve akrabaları olan diğer hücrelerin hiç biri onların yaptığı elektrisel uyarıyı yapamaz. Onlar nöronlardır. Başlangıçta akıl almaz hızla çoğalırlar ama 20. yaşlarından sonra iyi kullanılmazlarsa hızla sayıları azalır. Ölen üyelerin yeri mümkün olduğu kadar fazla bağlantı (dandrit ve aksonla) doldurulmalıdır. Yoksa beynin yaşlanması içten bile değildir. Zihinsel aktivite nöronları daima dinç tutar.
1000 km uzunluğundaki bir bilgi işlem ağının ağırlığı 1300-1400 gramdır. Onlar görürler, duyarlar, düşünürler, yaratırlar, hayal ederler, hesap yaparlar, yazarlar, konuşurlar, komuta ederler… Doğaya, dünyaya meydan okurlar yaptıkları ile.
Bazı türlerdeki nöronlar akıl almaz algı yeteneğine sahiptirler. Örnekler mi? İşte:
Yarasalar
16 cm’den bir canlının sıcaklığını hissedebilir.
10 fit’e kadar avının şeklini radar dalgaları ile belirleyebilir.
Arılar
300 nm ile 600 nm arası dalgaboyu ışınları görebilir.
Balarısının gözleri çepeçevre etrafını görebilir.
Kelebekler
Çok uzak mesafelerden kokuları algılayabilir.
Kanatları üzerindeki tüycükler hava basıncındaki değişimleri çok hassas algılar.
Akbaba
Retinasında 1 mm kareye 1 milyon ışık alıcısı düşer.
15 bin fit yükseklikten çok küçük kemirgenleri görebilir.
Kedi
100-60.000 Hertz arası sesleri duyabilir.
İnsanda kokuya duyarlı zar doku 4 cm kare iken kedide 14 cm karedir.
Bukalemun Ve Denizatı
Gözlerini birbirinden bağımsız kullanarak aynı anda 2 doğrultuyu görebilirler.
Beyinleri bambaşka bir görüş algılama sistemine sahiptir.
Yengeç
Kıskaç ve duyargaları su akımını ve suyun vibrasyonunu ölçebilir.
İstakoz
0.1 mikronluk hareketleri bile algılayabilir.
Köpek
Koku algılayıcı doku 150 cm karedir.
40 bin hertze kadar ultrasonik sesleri duyabilir.
Yunuslar
Yarasalar gibi hareket etmek ve cisimlerin yerlerini belirlemek için radar dalgaları kullanılır.
100 bin hertze kadar olan sesleri işitebilir.
Yer solucanı
Vücudu koku alıcıları ile donatılmıştır.
Filler
İnsanın duyamayacağı çok düşük frekanslı sesleri duyabilir. (1- 20 bin Hz.)
Doğan
1.5 km uzaklıktan 10 cm gibi görür.
İguna
Kumlardaki 2 F derecelik ısı değişimini algılayabilir.
Fareler
1000-100.000 hertz arası sesleri duyabilirler. İnsanlar 10-20.000 hertz arası sesleri duyabilir.
Penguen
Düz korneaları su içinde temiz bir görüş sağlar ve elektromanyetik spektrumun morötesi dalgalarını görebilir.
Akrep
Kıskaçlarının üzerindeki özel tüylerle 0.072 km/s lik hava hareketini algılayabilir.
Bunlar hep nöronların marifeti. Tıpkı evler, arabalar, uçaklar, uzay mekikleri, çikolatalar,elbiseler vb. gibi… Evrende henüz onlar gibisini görmedik ama arayışımızı sürdürüyoruz. Bu nedenle hesapsız paralar harcayarak uzayı tarıyoruz. Bir taraftan da iflas etmiş bilgi işlem sistemlerinin tamiri için milyar dolarlar harcıyoruz. Harcanan miktarlar gerçekten inanılmaz.
Migren 100 milyar $
İşitme Kaybı 56 milyar $
Alzheimer 90 milyar $
Felç 40 milyar $
Epilepsi 3.5 milyar $
Şizofreni 32.5 milyar $
Parkinson 35 milyar $
Multiple Skleroz 2.5 milyar $
Her konuyu ilk olarak düşünen Aristo ile Soktat elbette nöronların elektriksel sinyaller üretebildiklerini bilemezlerdi. Ama 1998′lerde sinir hücrelerinin uzayda inceleneceğini hayal bile edemezlerdi. Belki bilimsel manada ilk nörolog sayılan Leonardo Da Vinci uçan makine çizimleri göz önüne alınırsa bunu düşünebilirdi. Yılda ortalama 50 milyon kişinin nörolojik sorunlar yaşadığı Amerika bunu düşünmekle kalmadı gerçekleştirdi.
Colombia Uzay Mekiği’nin geçtiğimiz Nisan’da yaptığı Neurolab görevi NASA uzay araştırmaları tarihinin en karmaşık deneylerini içeriyordu. 16 gün süresince uzayda sinir sistemi üzerine 26 deney ayrı deney yapıldı. 2000 kadar denek hayvanın uzaya taşındığı bu çalışmalara 7 astronot katıldı. Sadece uçuş 26 trilyona maloldu. Uzaydaki deneylerin sonuçları bu incelenmeye devam ediyor. Beyin hastalıklarının çözümüne uzayda çare aranıyor. Yetkililer hoş bir tesadüfle bir büyük keşfe imza atmak istediklerini belirtiyorlar. Reagan’ın alzheimer hastası olması bu araştırmaların en önemli başlama nedenlerinden biri. Bill Clinton’da bu uçuşla özel olarak ilgilenmişti.
NASA’nın ilgili web sayfasında nöronların meydan okuyuşu ile ilgili şu örnek yer alıyor: “Bir kadın baş dönmesi, ağrı ve denge kaybı gibi şikayetle doktora gider. Sağ kulakta iç kulak iltihabı vardır. 1 hafta içinde hastanın şikayetlerinin daha da artması beklenirken 1 gün sonra kadının şikayetleri ortadan kalkar. İncelemeler çok ilginç bir gerçeği gösterir. Beyin denge ile ilgili algılamasını tümüyle sağlam kulak üzerine yeniden kurmuştur. Nöronlar arızalı kulak ile ilgili bağlantılarını budamış ve sağlam kulak üzerine yeni bağlantılar geliştirmiştir.” NASA, uzay uçuşunun, yerçekimsiz ortamın nöronlar üzerine etkisini merak ediyordu ama henüz ciddi bir açıklama yapılmadı.
Evet onlar henüz diğer vücut hücreleri gibi iyileştirilemiyorlar. Bilim bunu henüz mükemmelen başaramadı. Laboratuvarlarda, özel kültür ortamlarında üretimleri başarılsa da hala sinir sistemi rahatsızlıkları bilmin çözümsüzleri listesinde başlarda yer alıyor. Ama ev ödevlerini çok sıkı yapan bilim adamlarının çabalarını görmezden gelemeyiz. Akla hayale gelmeyecek yöntemler geliştirerek nöronları tedavi etmeye ve çoğaltmaya çalışıyorlar. Nasıl mı?
İngiltere’de domuz beyni hücresi nakliyle iyileştirilen 12 parkinson hastası, polimer kapsüller içindeki bu yeni hücrelerinin salgıladığı dopaminle sağlıklarına kavuştular.
ABD Balimore John Hopkins Üniversite Hastanesi’nde bozuk ve kanserli beyin hücrelerinin genleri laboratuvar ortamında düzeltiliyor. İyileştirilen hücreler tekrar hastaya şırınga ediliyor.
Prof. Jeffrey Gray başkanlığında çalışan İngiliz bilim adamları, laboratuvar koşullarında çoğaltılan yeni hücrelerin beyne aşılanabileceğini belirterek, bu araştırmanın 3 yıl içinde insanlarda denenebileceğini açıkladı.
Yunus balıklarının çıkardıkları yüksek frekansların beynin az çalışan bölümlerini uyardığı keşfeden bilim adamları otistik çocukları yunuslara emanet ederek tedaviye çalışıyorlar.
Burun ve beyinden alınan sinir hücreleri omiriliğe aşılandı. Denek farelerin 2,3 ay içinde ayaklarını kullanmaya başladıkları görüldü.
Maymun, fare, domuz gibi canlılar üzerinde araştırmaların yoğunlaştığı görülüyor. Bunun yanında nöronların işleyişi ve elektrik potansiyelleri ile ilgili araştırmalarda Elektrikli Yılan Balığı tercih ediliyor. Mürekkepbalığı üzerinde yapılan çalışmalar ise 1963′te Fizyoloji ve ilaç dalında nobel ödülü kazandırmıştı.Çürkü omurgasızlar üzerinde araştırma yapmak daha kolaydır. Temel olarak sinir sistemleri omurgalılarınkiyle aynıdır. Ancak, daha az komplextir. Daha kolay izole edilip üzerlerinde çalışılabilir.
YENİ TEORİ (Immortal Neurons Project)

Nöronlar embriyonun gelişimi sırasında dakikada 250 bin gibi çok müthiş bir hızla çoğalırken bu evrenin sonunda 10 yıllar boyu neden bir daha bölünememektedir? Bu soruya 2 cevap verilebilir. DNA’nın biyolojik saati. Herşeyin programını taşıyan DNA kendi biyolojik saatine göre nöronlara bölünme emri veriyor. İkinci olarak da ortam bu hızlı bölünmeyi destekleyecek kimyasal maddelerle dolu. Embriyonu çevreleyen membran (zar) ve sıvı, hücrelerin çoğalması için mükemmel bir rotam sunuyor. Bu nöronlar için olduğu kadar diğer vücut hücreleri için de geçerli. Ama nöronlar ilerleyen yıllarda diğer hücreler gibi bir daha asla bölünemiyor. Bu durumda da yukarıda söylediklerim geçerliliki kazanıyor. Farklı olan şeyler DNA’nın saati ve içinde bulunulan ortam. Artık bir besleyici plasenta yok. Zaten laboratuvar testleri de embriyo zarları ile oluşturulmuş kültür ortamlarında nöronların gelişebildiğini gösteriyor. Nöronların bölünememe problemine karşı geliştirdikleri çok başarılı bir taktik var. Dandrit ve akson geliştirmek. Yeni uzantılar oluşturarak yitirilen veya görevini yapmayan hücrelerin açığını kapatmak. Böylece düzenin işleyişi korunuyor. Beynin yaşlanmasına karşı da hücreler bu yöntemi kullanıyorlar. Hücre gövdeleri küçülüyor ama hücrenin sahip olduğu dalların sayısı 10 binlere çıkabiliyor.
DNA’nın saatini ayarlayan ne? Embriyoyu çevreleyen zarın sagıladığı enzimler ve ortamdaki diğer enzimler DNA’yı uyarabilir. Bu da DNA’nın bölünme emrini vermesine ve gerekli işlemlerin başlamasına yol açar. Ya da NGF, NT-3 (neurotrophin), trkA (tyrosine kinase receptor) gibi enzimlerin katkısıyla axon ve dandrit gelişimi başlar. (Bu kimysalların yanında elektrik uyarılar da hücrelerin sürgün vermesini sağlayabiliyor. )
Sonuç olarak bölünme veya dandrit üretimi için DNA’nın biyolojik saatine ve bazı kimyasallara ihtiyacımız var. Peki bunları nereden bulabiliriz? DNA’yı uyarmak, onu hücrenin inanılmaz hızlarla bölündüğü eski günlerine getirmek için ona o eski ortamı sağlamalıyız. Yani plasenta ortamı, embriyo zarı. Bunlar bulunduğunda hücrenin yeniden büyüdüğünü, bölündüğünü görmek sürpriz olmayacaktır.
Ben bu testlerde denizatlarının kullanılmasından yanayım. Türün hamile kalan erkekleri vücutlarının içinde bir rahme sahip değiller ama hamilelik sırasında kuyrukları üstünde bir dış kese oluşturuyorlar. Bu kese vücudun dışında olmsına rağmen tam bir plasenta taşıyor. İçinde üzüm salkımı gibi sayıları 10-1500 arasında değişen denizatı embriyoları bulunuyor. Ve baba denizatı onlara plasentası ile tam anlamıyla süper babalık yapıyor. Gelişen denizatı embriyoları her türlü ihtiyaçlarını bu plasenteden alıyorlar. Ve tabi beyin hücrelerinin bölünmesi için gerekenleri de. 10-42 gün süren gebelikten sonra memelilerin doğumuna benzer bi şekilde pompalama hareketi ile yavrular dış dünyaya çıkıyorlar. Doğumdan önce kesenin içi deniz suyuna benzer bir hale geliyor. Böylece yavruların dış ortama uyumları kolaylaşıyor. Başlangıçta 0.5-1.5 mm boyutunda yumurtalar 7-11 mm boyuna ulaşmış bebekler olarak doğuyorlar.
Ceninden alınan nöronların bazı hasarlı bölgelere aşılanabildiğini biliyoruz. Öyleyse neden bu canlıların kolay ulaşılabilir plasentalarını denemiyoruz. Bir nöron acaba bu plasenta içinde ne yapar. DNA eski günlerini hatırlayıp hücreye bölünme emri verebilir mi? Ya da yarı geçirgen kapsül içinde domuz nöronlarını beyne aşılayacağımıza neden denizatı embriyolarından nöron aşılalamayı denemiyelim. Belki de sadece plasentanın içindeki enzimler bize yetecektir. Doğa size çözümler sunar. Bugüne kadar bulduğumuz ilaçları, çareleri doğadan bulduk. Bitkilerden, hayvanlardan, türlü canlılardan. Uzaydan çare bulmadık. Unutulmamalı ki; büyük buluşlar her zaman sanıldığından daha basittir. Pratik ve kolay uygulanabilir olursa buluş niteliği taşır. Bozuk DNA’ları laboratuvarda yeniden düzenleyip tekrar hücreye aşılayabilecek teknolojiye sahipsek neden daha basit teorileri denemiyoruz. Sadece alzheimer hastalığına yılda harcanan miktar 90 milyar dolar iken bu mütevazi projeye neden destek verilmesin?
Denizatlarından yararlanarak ALS hastalığına yakalanmış hastaların motor korteksleri iyileştirilebilir. Kim bilir belki Stephen Hawking’i bile yürütebiliriz?

UNUTMAYIN BİR BÜYÜK BULUŞ DÜNYAYI ÜLKEMİZE BAĞLAR

SocialTwist Tell-a-Friend

hücrelerin değişik biçimlerde olmasını ve farklı görevler işlenmesini sağlayan nedir

Salı, 31 Mart 2009

hücrelerin değişik biçimlerde olmasını ve farklı görevler işlenmesini sağlayan nedir

Protein sentezi

Sayfa: (1/1)

_fgn_:

Protein sentezi

Ribozom-tRNA bağlanmasıProtein sentezi, hücrenin protein sentezlenmesi için gereken bir biyokimyasal süreçtir. Bu terim bazen sadece protein translasyonu anlamında kullanılsa da transkripsiyon ile başlayıp translasyonla biten çok aşamalı bir süreçtir. Prokaryotlarda ve ökaryotlarda ribozom yapısı ve yardımcı proteinler bakımından farklılık göstermesine karşın, temel mekanizma korunmuştur.

Protein sentezi için aminoasil-tRNA’ların hazırlanmasında, ya da sentez süresince ATP ve GTP hidrolizi ile yüksek miktarda enerji harcanır. Ayrıca, hücreler ürettikleri enerjinin büyük kısmını protein sentezinde görev alan yapıları oluşturmakta kullanırlar.

Bu sürecin genel hata oranı 10-4 civarındadır (her 10000 amino asitten bir hatalı yerleştirilir). Bazı antibiyotikler protein sentezine müdahale ederek etki gösterirler.

Genetik bilgi akışında sıra protein sentezine geldiğinde mRNA’dan başka tRNA’da devreye girerek ribozomlarda protein sentezi gerçekleşir. mRNA da yer alan kodonların taşıdığı genetik mesaj ribozomlarda adım adım deşifre edilerek uygun amino asitler tRNA vasıtasıyla ribozoma getirilir. Hücre sitoplazmasında 20 çeşit aminoasit tRNA ların bağlanabilecekleri çeşitli bölgeler bulunur ve amino asitlerini bırakan tRNA’lar ribozomlardan ayrılırken polipeptid zinciri de sentezlenmiş olurlar. tRNA’lar üzerinde yer alan nükleotitlere antikodon adı verilir. Örneğin, UUU şeklinde olan bir mRNA zincirine uyan tRNA antikodonunun nükleotid sırası AAA şeklindedir. UUU şeklinde bir kodona da Fenilalanin adlı aminoasitin şifresidir.

Konu başlıkları

1 tRNA Yapısı ve Fonksiyonu

2 Aminoasil-tRNA Sentetaz

3 Ribozomlar

4 Polipeptid Yapımı

5 Transkripsiyon

6 Poliribozomlar

7 Prokaryotik Ve Ökaryotik Hücrelerin Protein Sentezi Farkları

8 Nokta mutasyonu

9 Bir Ökaryotik Hücrede Transkripsiyon Ve Translasyon

tRNA Yapısı ve Fonksiyonu

tRNA yapısıTransfer RNA (kısaca tRNA), translasyon sırasında protein sentezindeki ribozomal bölgedeki büyüyen polipeptid zincirine özel amino asitleri ekleyen küçük bir RNA zinciridir (74-93 nükleotid). Amino asit bağlanması için bölgesi ve tamamlayıcı baz çiftleşmesi ile mRNA üzerindeki üç-baz kodon alanına karşılık gelip antikodon olarak adlandırılan üç-baz alanı vardır. Her tRNA molekül tipi sadece bir tip amino aside bağlanabilir fakat genetik kodun dejenere olması yüzünden – bu da, aynı amino asidi belirten çoklu kodonları içermesi anlamına gelir – farklı antikodonları oluşturan birçok tRNA tipi aynı amino asidi taşıyabilir.

Transfer RNA, mRNA’daki kodon dizisini tanımaya aracılık eden, kodonun uygun amino aside translasyonuna izin veren ve Francis Crick tarafından hipotezi kurulan “adaptör” molekülüdür. mRNA’da olduğu gibi tRNA da çekirdekte sentezlenir ve sitoplazmaya taşınır. Yaklaşık 80 nükleotid uzunluğunda tek zincirli bir yapıdadır. Farklı tRNA bölgeleri, hidrojen bağlarıyla birbirlerine bağlanmış haldedirler. tRNA’nın 3′ ucu ACC nükleotid dizisine sahiptir ve amino asitlerin bağlandığı bölgedir. Antikodonlar 3′—>5′ yönündedir. mRNA’da kodonlar 5′—>3′ yönündedir. Örneğin, antikodon baz sırası 3′-AAG-5′ ise, mRNA’daki kodon 5′-UUC-3′ biçimindedir. mRNA’daki her bir amino asit kodonuna özgü bir tRNA olsaydı, 61 çeşit tRNA olması gerekirdi. Oysa tRNA çeşidi yaklaşık 45′tir. Sebebi de, aynı antikodon bölgesine sahip olarak hazırlan tRNA’ların, verilen amino asitlere uyumlu olarak birden çok kodonu tanıma yeteneğinde oldukları gösterilmiştir. Kodonların 3. pozisyonundaki baz ile onun antikodonundaki eşi olan 1. baz arasında standart olmayan bir baz eşleşmesi veya Wobble özelliği nedeniyle bir tRNA çok sayıda kodonu tanıyabilir. Bu konuda en değişken tRNA, Wobble pozisyonunda inozin (I) bulunduran tRNA’lardır. İnosin, bir guanin analoğu olup 2. karbon atomunda amino grubu taşımaz. tRNA antikodonu Wobble pozisyonundaki inosin ile başarılı bir şekilde adenin, sitozin veya urasil ile eşleşebilir. Örneğin, tRNA antikodonu CCI olan bir tRNA, GGU, GGC ve GGA şeklindeki mRNA kodonlarına uyup, glisin amino asidini protein sentezine katabilir.

Aminoasil-tRNA Sentetaz

Aminoasil-tRNA Sentetaz

Aminoasil-tRNA yapısı

Kodon-Antikodon eşleşmesinden önce tRNA’nın doğru amino asidi taşıması gerekmektedir. Her bir amino asidi tRNA’ya bağlayan 20 çeşit aminoasil-tRNA sentetaz enzimi vardır. Bu enzimin aktif yüzeylerinden birine önce amino asidin bağlanması gerekir. ATP, AMP’ye dönüşerek amino aside bağlanır ve aktive edilmiş amino asit özgün enzime bağlanır. Daha sonra bu enzime ve amino aside özgü tRNA enzime bağlanır ve amino asitle tRNA arasında bir bağ oluşur. Bu sırada AMP de açığa çıkar. tRNA ile birleşen amino asit, enzimden serbest bırakılarak sitoplazmaya geçer.

Ribozomlar

Ribozom-tRNA bağlanmasıRibozomlar protein sentezinin yapıldığı, mRNA ile tRNA’lar arasındaki bağlantının kurulduğu organellerdir. Büyük ve küçük alt birim olmak üzere sadece protein sentezinde birleşen iki kısımdan oluşur. Protein ve ribosomal RNA’lardan (rRNA) meydana gelmiştir. Ökaryotlarda alt birimler çekirdekçikte sentezlenir. Her bir ribozomda üç bağlanma bölgesi vardır. Polipeptide eklenmek için bekleyen aminoasil-tRNA, A yüzeyinde beklerken, sentezlenen polipeptid P yüzeyinde durur. Yükünü boşaltan tRNA ise ribozomdan çıkmak için E yüzeyine geçer. Bu işlemlerin olabilmesi için mRNA kodonları ile tRNA antikodonları arasındaki eşleşmelerin uygun olarak gerçekleşmesi gerekir. Prokaryot ve ökaryot ribozomları arasında benzerliklerle birlikte bazı farklılıklar da vardır. Prokaryot ribozomları, antibiyotiklerden büyük ölçüde etkilenirler ve protein sentezi bu sayede durmuş olur.

Polipeptid Yapımı [değiştir]Protein yapımını (Translasyon) üç aşamaya ayırabiliriz. Başlama (Initiation), uzama (Elongation) ve sonlanma (Termination). Bazı protein faktörleriyle birlikte mRNA, tRNA ve ribozomlar translasyon için gereklidir. Enerji ise GTP (Guanosin trifosfat)’den sağlanır.

Ribozom-mRNA birleşmesi ve tRNA oluşumuProtein Sentezinin Başlaması

DNA’yı kaynak olarak kullanan RNA polimeraz enzimi tarafından üretilen mRNA molekülü, IF proteinlerinin yardımıyla önce ribozomun küçük altbirimine bağlanır. Daha sonra mRNA 5′ ucundan okunmaya başlar. AUG kodonu protein sentezini başlatıcı kodondur. Bu kodona Met-tRNAi (bakterilerde fMet-tRNAf) molekülü bağlanır. Daha sonra büyük alt birim ile küçük alt birim birleşir ve protein sentezi ilerler. Gerekli olan enerji GTP’den sağlanır. Başlatıcı kodona uyan tRNA, ribozomun P bölgesine yerleşerek A bölgesine kodona uygun yeni bir aminoaçi-tRNA gelmesi beklenir.

Polipeptid uzaması

Uzama

Ribozomun A yüzeyine uygun antikodona sahip tRNA gelir ve zayıf hidrojen bağlarıyla kodona bağlanır. Bu sırada 2 molekül GTP harcanır. İkinci basamakta P yüzeyde bulunan polipeptid, A yüzeyine gelen amino asit ile birleşecek biçimde ortama aktarılır. Ribozom, mRNA üzerinde 3′ yönüne doğru hareket ederek A yüzeyinde bulunan tRNA ile birlikte polipeptidi P yüzeyine aktarır. P yüzeyinde bulunan tRNA ise E yüzeyine geçerek ribozomdan uzaklaştırılır. Enerji GTP’den sağlanır. Ribozom, mRNA üzerinde 5′—>3′ yönünde hareket eder. Okuma ise kodon seviyesinde gerçekleşir.

Sonlanma

Polipeptidin serbest kalmasıUzama, mRNA üzerinde durma kodonlarına kadar devam eder. A yüzeyine serbest bırakıcı faktörler geldiğinde okuma sonlanır. Bu faktörlerin A yüzeyine gelebilmesi için mRNA’daki kodonun UAG, UAA veya UGA şeklinde olması gerekir. Hidroliz enzimleri yardımıyla P yüzeyinde bulunan polipeptit serbestbırakılır. Böylece protein sentezi sonlanmış olur.

Transkripsiyon

Transkripsiyon için DNA çift sarmalının sadece bir ipliği gereklidir. Bu ipliğe kalıp iplik denir. Transkripsiyon başlatma (initiation) ile başlar. Transkripsiyonun başlangıç noktasını tayin eden RNA polimeraz enzimi DNA üzerinde belirli bir bölgeye bağlanır. Bu bağlanma bölgesine promotor denir. RNA polimeraz promotora bağlandığında, DNA iplikleri açılmaya başlar.

İkinci aşama uzamadır (elongation). RNA polimeraz, kodlamayan kalıp iplik üzerinde dolaşırken bir ribonükleotid polimeri sentezler. RNA polimeraz kodlayıcı ipliği kullanmaz çünkü herhangi bir ipliğin kopyası, kopyalanan ipliğin komplementer baz dizisini üretir.

Polimeraz sonlanma (termination) aşamasına geldiğinde yeni sentezlenen mRNA’nın sitoplazma ve endoplazmik retikulum dahil birçok hücre bölgesine ulaşması için değişikliğe uğraması gerekmektedir. Yıkılmasını önlemek için mRNA’ya 5′ cap eklenir. Kalıp olmak ve daha sonra işlenmesini sağlamak için 3′ ucuna bir poly-A kuyruğu eklenir. Ökaryotlardaki hayati önem taşıyan splicing olayı bu aşamada gerçekleşmektedir.

Poliribozomlar

PoliribozomAynı zaman diliminde birçok ribozomun tek bir mRNA’yı okuması, aynı proteinden birçok örneğin yapılmasını sağlar. Bir ribozom mRNA üzerinde ilerlerken, diğer ribozom da mRNA’nın 5′ ucuna eklenip ilerlemeye devam eder. Böyle ribozom zincirleri poliribozomları oluştururlar. Prokaryotik ve ökaryotik hücrelerde bulunabilirler. Böylece kısa zamanda aynı proteinden çok sayıda sentezlenmiş olur. Proteinler sentez edildikten sonra görevlerine göre değişik işlemlerden geçerek görevli oldukları yerlere giderler.

Sinyal Tanıma TanecikleriHücrede ribozomların bir kısmı sitoplazmada serbest halde bulunup sentezledikleri proteini sitoplazmaya verirken, bazı ribozomlar zar sistemlerine (Endoplazmik Retikulum, Golgi, Lizozom) bağlı halde bulunurlar. Ribozomların hepsinde protein sentezi sitoplazmada serbest haldeyken başlar. Sentez ilerlerken ER’ye bağlanma gerçekleşir. Büyüyen polipeptid de sinyal peptid kısmıda (20 amino asit) sentezlenince sitoplazmada bulunan SRP [Signal Recognition Particules] (Sinyal Tanıma Tanecikleri) ile birleşir. Protein sentezi ilerler ve polipeptid ER’ye bağlı kanallardan organelin boşluğuna bırakılır. Böylece sinyal, peptidler yardımıyla hedef proteinler istenen organele iletilmiş olur.

Prokaryotik Ve Ökaryotik Hücrelerin Protein Sentezi Farkları

Polipeptid

Aralarında birçok benzerlik olmasına rağmen prokaryotik ve ökaryotik hücrelerin protein sentezleri arasında bazı farklılıklar da vardır. Prokaryotik ve ökaryotik polimerazlar birbirlerinden farklı olduğu gibi, ribozomlar arasında da farklar vardır. Prokaryotlarda çekirdek zarının olmaması, transkripsiyon ve taranslasyonun aynı anda olmasını sağlar. Ökaryotlarda organellerin gelişmiş olması hedef proteinleri meydana getiren sinyallerin gelişmesine yol açmıştır. Bu sistemler prokaryotlarda bulunmaz.

Nokta mutasyonu

Nokta mutasyon

DNA baz diziliminde nükleotidlerde oluşan değişiklikler nokta mutasyonlarını oluşturur. Üreme hücrelerinde oluşan nokta mutasyonları döllere aktarılır. Örneğin, orak hücre anemisinde hemoglobinin bir polipeptid zincirini sentezleyen geninde bir nokta mutasyonu oluşmuştur. Bu ise tek bir nükleotitte değişme (Kalıp DNA zincirinde), anormal bir proteinin üretilmesine neden olur. Timin yerine adenin girmesi, mRNA’da adenin yerine urasilin gelmesine ve bu da translasyonda valin adlı amino asitin yanlışlıkla proteinin yapısına giripmesi bu hastalığın temelini oluşturur.

Çeşitli mutasyon tipleri vardır. DNA’ya baz ilavesi (insersiyon) ya da çıkarılması (delesyon)en zararlı iki mutasyon tipidir. Kodonların kayma sonucu yanlış okunmasına çerçeve kayması mutasyonu frameshift) denir. Baz çifti eklenmesinde, eğer üçüncü bazda bir değişme meydana gelirse çoğunlukla bir değişme olmaz. Örneğin, GGC yerine GGU olursa gene glisin amino asiti polipepti eklenmiş olur. Diğer yer değiştirmeler ise değişik biçimlerde sonuçlanabilir. Baz eklenmesi ya da çıkması ise değişik amino asitlerin eklenmesini sağladığı gibi, durma kodlarının okunmasına da sebep olabilir. Ultraviyole ışınları, X ışınları gibi iyonize radyasyon, kozmik ışınlar, radyoaktif materyallerin emisyonları gibi yüksek enerjili radyasyon, mutasyonlara neden olur. İyonize radyasyon, basit tek baz değişimlerşne sebep olabilir. Bazı mutajenik kimyasallar, etkilerini doğrudan bir bazı başka bir baza değiştirerek yaparlar. Örneğin, nitroz asidi sitozindeki amino grubunu deamine ederek Urasil oluşturur.

Baz çifti yer değiştirmesi

Baz çifti Eklenmesi ya da çıkarılması

Bir Ökaryotik Hücrede Transkripsiyon Ve Translasyon

Protein sentezi

Gen, bir hücrede bir polipeptidin senntezinden sorumlu olan nükleotidlerden oluşmuş DNA parçasıdır. Bir gen, içinde kodlamayan intron bölgeleri bulundurur. Ayrıca bir gen içinde polipeptid sentezini idare ve kontrol eden promotor ile düzenleyici bölgeleri vardır. Bu bölgeler okunmaz, sadece gen sentezini denetler. Ayrıca genler, rRNA ve diğer RNA çeşitlerinin de sentezinden sorumludur. Yani gen, bir polipeptid ya da RNA sentezinden sorumlu bölge olarak tanımlanabilir.

Sayfa: (1/1)

kaynak

SocialTwist Tell-a-Friend

hücrede hangi olaylar lizozomlar tarafından kontrol edilir

Salı, 31 Mart 2009
Lizozomlar, söz konusu hücreye göre sayıları değişen ve herhangi bir dağılım karakteristiği göstermeden sitoplazmada mevcut bulunan, organizasyonları çok basit küresel yapılardır. İçinde genellikle aktif olmayan hidrolitik enzimler bulunduran tek tabakalı bir zardan oluşurlar. Bütün bu enzimlerin ortak karakteristiği, fosfor asitleri tarafından aktif hâle geçirilmeleridir.

Bundan başka bütünleri içinde, lipidler hariç bütün molekül türlerini hidrolize edebilirler. Aslında lizozomlar, hücre içi sindirim sistemini temsil eder. Özellikle mikroparçacık şeklinde hücre tarafından alınan madde, hücre zarının bir mekanizması ile (endositoz mekanizması) içeride depolanır. Böylece zar tarafından çevrilen madde, lizozoma doğru hareket eder ve onunla kaynaşarak son bulur. Bu şekilde içinde hidrolitik enzimler ve sindirilecek maddeleri içeren, fagosom zarı ile kaynaşmış lizozom zarıyla çevrili bir yapı olan fagolizozom zarı ortaya çıkar.

Hidroliz tamamlandıktan sonra temel yapı maddeleri sitoplazma içine batar. Tamamlayıcı litik enzimlerin yokluğu nedeniyle hidrolize olmayan molekül parçacıklarının artması hâlinde bazan kristalimsi ya da kristal şeklinde lizozom içi artıkların birikmesi söz konusu olabilir. Sindirilecek maddelerin miktarı, lizozomun enzim gücüne oranla aşırı ise veya bazı enzimlerin genetik kusuru nedeniyle lizozomlar eksikse ya da hücre içine giren kimyasal madde genetik olarak mevcut enzimler tarafından desteklenmezse fagolizozomun boyutları önemli ölçülere ulaşabilir ve uzun bir süre bu şekilde kalabilirler. Bu durumda optik mikroskop ile gözlendiği zaman sitoplazmada hücrenin vakuol dejenerasyonunu karakterize eden ana öğeler, tipik vakuoller görülebilir.

Fonksiyonel yönden yüksek bir fagositoz derecesi ile karakterize olan veya bu konuda uzman olan hücreler, çoğunlukla fonksiyonel yönden uzmanlaşmış çok yüksek sayıda lizozom oluşturur. Hücre, üzerinde etki yapan patojen faktörlerin etkisinin azalması nedeniyle, özellikle “dönüşü olmayan bir noktayı” aşan iyonik homeostaza ve enerjetik yönden düzensizliğe uğradığı zaman, sitoplazma içinde gerçekleşen pH ve iyon değişiklikleri, lizozom faaliyetine neden olur. Lizozomlar ise, sitoplazmanın ayrışmasına ve hücrenin kendi kendini sindirimine sebebiyet verir. Bu durumda hücre çözülür ve dokunun orijinal yapısından geriye hiçbir şey kalmaz.

kaynak

SocialTwist Tell-a-Friend